ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2013 Cuma

Hz.Peygamber'in (sav) Âlemlere Rahmet Olması


Doç. Dr. M. Akgül
Kur'ân'da Hz. Muhammed'in Özellikleri


Haddi zâtında her peygamber, Allâh'ın insanlara bir lütfu ve rahmetidir. Ancak son peygamber olması, nübüvvetinin, cinler de dahil herkesi içine alması ve herkesin bir şekilde onun peygamberliğinden istifade etmesindendir ki o, âlemlere rahmet olarak tavsif edilmiştir: "İşte bunun içindir ki ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik."(Enbiyâ 21/107)"Rahmet", merhamete muhtaç olana iyilik etmeyi gerektiren şefkat duygusu olarak tarif edilmiştir. Bu kelime, bazen mücerred bir şefkat duygusu, bazen de şefkatten mücerred bir iyilik duygusu mânâsına kullanılmaktadır. Yani rahmette hem şefkat, hem de iyilik etmek mânâları vardır. Rahmet Allâh'tan olunca, ihsan, lütuf ve ikram mânâlarına; insanlardan olunca da şefkat ve acıyıp iyi muâmele etmek anlamlarına gelmektedir.

Rahmet, Allâh'ın sıfatlarından olup, Kur'ân'ın farklı âyetlerinde üzerinde durulmaktadır:"Düzeltilmiş olan ülkeyi ifsat etmeyin. Hem endişe, hem de ümit ile Ona yalvarın. Muhakkak ki Allah'ın rahmeti iyi kimselere yakındır."(A'râf 7/56), "Sen'in mağfireti bol Rabb'in, merhametlidir. Eğer işledikleri suçları sebebiyle onları cezalandıracak olsaydı, azabı onlara hemen gönderirdi. Fakat onlar için belirlenmiş bir süre vardır ki o vâde geldiğinde Allah'ın cezasından kaçıp sığınacak hiçbir yer bulamazlar."(Kehf 18/58), "..Allah, imanınızı zayi edecek değildir. Çünkü Allah, insanlara karşı pek şefkatlidir, çok merhametlidir."(Bakara 2/143) "Siz de Allah'ın sizi affedip müsamaha göstermesini arzu etmez misiniz? Allah gerçekten Gafurdur, Rahimdir."(Nûr 24/22)

Şefkat hissi, özellikle eğitimle ilgilenenler için bulunması gerekli olan bir vasıftır. Kalbi katı olan birisinin gerçek mürebbî olması düşünülemez. Zîra rahmet, kalbî bir kıpırdanış, rûhî bir teessür ve insanı, terbiye ettiği kimseleri hafife almaktan engelleyen bir duygudur. Hz.Muhammed (sav), bütün insanlığın muallimi olduğuna göre, rahmet duygusunun en fazla onda bulunması gerekir.

Onun rahmeti sâdece inanan insanları değil, aynı zamanda bütün insanlığı içine alan bir rahmettir. Âyetin ifadesiyle o, bütün âlemlere rahmettir: "İşte bunun içindir ki ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik."(Enbiyâ 21/107) Ve bu rahmet, hem dînî, hem de dünyevî yöndendir. Dînî yönden rahmet olması: Hz.Peygamber, insanlar câhiliye dediğimiz karanlık bir devrede, dalâlet içerisindeyken ve aynı zamanda ehl-i kitab'ın da, kendi kitaplarında ihtilafa düştükleri bir dönemde gönderilmiştir. Böylece Allah onu, gerçeği aramaya ve kurtuluş ile mükâfaatı kazanmaya hiçbir yolun bulunmadığı bir zamanda göndermiş, onunla insanlara, hidâyete giden yolları göstermiştir. Dünyevî bakımdan rahmet olması: İnsanlık onun sayesinde pekçok zilletden, harpden, kargaşadan kurtulmuş, gerçek sulha ve huzura kavuşmuştur.

Resûlullâh'ın rahmeti, müslümanları, gayr-ı müslimleri, dostları, düşmanları, hürleri, köleleri, büyükleri, küçükleri, hattâ insanların yanında hayvanları da içine alacak kadar geniş bir rahmettir. Evet onun rahmeti, mü'mine hidâyet, münafığın hayatı için bir emân, kâfire de İlâhî azabın te'hiri şeklinde tecellî etmiş, münafıklar, bu rahmet sayesinde dünyada azap görmemişler, müslümanlarla içli dışlı yaşamışlar, onların istifade ettikleri haklardan istifade etmişler ve onların bu durumları yüzlerine vurulmamıştır. Daha önceki milletler, Allah'a karşı yaptıkları isyanlardan toptan helak edildikleri halde, Resûlullah geldikten sonra böyle bir durum söz konusu olmamıştır. Böylelikle kâfirler de bu rahmetten istifade etmişlerdir. Yani onun varlığı, azabın gelmesini önleyen bir özelliğe sahiptir: "Halbuki sen onların aralarında bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmaz; eğer onlar istiğfar ederlerse Allah bu takdirde de onlara azap etmez."(Enfâl 8/33) Ve Allâh Resûlü'nün bununla ilgili şu sözleri: "Ben rahmet olarak gönderildim, lanetçi olarak değil."(1) "Ben Muhammed'im, Ben Ahmed'im, Ben Mukaffî -son peygamberim- Ben Hâşir'im. Ben tevbe ve rahmet peygamberiyim."(2)

Allah Resûlü'nün rahmetinin genişliğinden, Cibril'in dahi istifade ettiği rivâyet edilmektedir. Bir gün Hz. Peygamber Cibril'e sorar: "Sana da bu rahmetten birşey ulaştı mı?"Cibril: Evet Ya Resûlallah! Çünkü ben de âkibetimden emin değildim. Ne zaman ki: "Kuşkusuz o, değerli bir elçinin sözüdür. O elçi güçlü, Arş'ın sahibinin yanında çok itibarlıdır. Orada ona itaat edilir, güvenilir."(3) âyeti nâzil oldu, ben de emniyete erdim."buyurmuştur.

Cenâb-ı Hakk, Resûlullâh'a merhametli olmasını, mü'minlere kanat germesini tavsiye etmiş: "Ve müminlere kol kanat ger, şefkatle koru onları."(Hicr 15/88), "Sana tabi olan müminlere kol kanat ger."(Şuârâ 26/215) gibi âyetlerle onlar için bir rahmet olduğunu bildirmiştir:"Onlardan bazıları Peygamberi incitmek için "O herkese kulak veren safın biridir"derler. De ki: "Evet öyledir, ama hep hakkınızdaki iyi sözlere kulak veren biridir, Allah'a inanır, müminlere güvenir. İman edenleriniz için bir rahmettir O!"İşte böylesi bir Allah Resûlünü incitenler yok mu? En acı azap onlara olacaktır."(Tevbe 9/61) aynı zamanda kendisine âit iki isimle de onu vasıflandırmıştır "Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir."(Tevbe 9/128).

Hz.Peygamber, ümmetine o kadar düşkündür ki, zaman zaman bu yüzden dolayı göz yaşı bile dökmektedir. Bir gün Resûlullâh, Hz.İbrâhim hakkındaki: "Ya Rabbi, doğrusu onlar (putlar) insanların birçoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tabi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse o da senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafursun, Rahimsin."(İbrâhim 14/36) âyeti ile, Hz.Îsâ hakkındaki: "Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Senin kullarındır. Onları affedersen, Aziz-u Hakim: Üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi ancak Sensin."(Mâide 5/118) âyetini okuyarak ellerini kaldırmış: "Ya Rabbi! Ümmeti! Ümmeti!.."diye duâ etmiş ve göz yaşı dökmüş. Bunun üzerine Allah: "Ya Cibril! Muhammed'e git, ona niçin ağladığını sor.-Rabbin onun niçin ağladığını pekalâ bilir ya.-"demiş. Cibril de ona gelerek sormuş. Resûlullâh da kendisinin ne söylediğini ona haber vermiş. -Halbuki Allah onun ne söylediğini pekalâ bilir.- Nihayet Allah: "Ya Cibril! Git Muhammed'e şunu söyle: Biz seni ümmetin hakkında razı edeceğiz ve seni üzmeyeceğiz."buyurmuştur. (4) Ayrıca: "Rabbin sana verecek ve sen hoşnut olacaksın."(Duhâ 93/5) âyetiyle de bu durum te'yid edilmiştir.

Hz.Peygamber (sav), insanları inanmadıkları zaman karşılaşacakları kötü âkibet karşısında uyarıyor ve onları hidâyete da'vet ediyordu. Ancak onlar, kendilerini hayra çağıran bu insana karşı koyuyorlar ve inanmak istemiyorlardı. Bu durum karşısında şefkat ve merhamet timsali Allâh Elçisi dayanamıyor, sıkıntılı anlar geçiriyordu:"Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin!"(Kehf 18/6), "Onlar iman etmiyor diye üzüntüden neredeyse kendini yeyip tüketeceksin."(Şuârâ 26/3). Resûlullah'ın bu sıkıntısını gidermek, onu rahatlatmak ve üzülmemesini sağlamak için, İlâhî bir îkaz geliyor, hidâyet ve dalâletin Allâh'ın elinde olduğu belirtiliyordu:"Hiç kötü işleri kendisine güzel görünen kimse, iyilik edip dürüst işler işleyen kimse gibi olur mu? Allah dilediğini sapıklık içinde bırakır, dilediğini doğru yola iletir. O halde insanlardan ötürü üzülüp kendini mahvetme! Çünkü Allah onların bütün yaptıklarını bilir."(Fâtır 35/8)

Resûlullâh (sav), son derece hassas ve gözü yaşlı bir insandı. Fakirlere acır, bütün canlılara ve hayvanlara şefkat ve merhametle muamele ederdi. Halka da hayvanlara karşı şefkatli olmalarını tavsiye ederdi. (5) Rahmet, Hz.Peygamber'in âdeta rûhuydu. Onun devamlı süründüğü güzel bir kokusu ve yaratılıştan kendisinde bulunan güzel bir hasletiydi. O, şefkat ve merhamete, içinden gele gele inanıyor ve onu özellikle tatbik ediyordu. Rahmetle ilgili sözlerine ve tatbikatlarına baktığımızda, bunu açıkça görmek mümkündür.

Bu rahmet duygusundan dolayıdır ki o, namazı uzun kıldırıpta başkalarına sıkıntı verdiğinden dolayı birini azarlamış, namazda çocuk sesini duyunca, namazı kısa kesmiş, bazılarının bütün bir seneyi oruçlu geçirdiğini duyunca onlara bunu yasaklamış, çocuklarını sevip okşamayanı îkaz etmiş, bir köpeğe acıyıp, onun susuzluğunu gideren günahkar bir kadının bu davranışını övmüş ve cennete gitmesine sebep göstermiş, kedinin ölümüne sebep olan ibâdete düşkün başka bir kadını ise cehennemlik olarak tavsif etmiştir.

Merhametle ilgili Hz.Peygamber'in (sav) bazı sözleri: "Allah, ancak merhametli kullarına merhamet eder.""Siz yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin."(6) "Allah, herşeye iyilikle, güzellikle muâmele edilmesini ister. Hayvanları kestiğinizde zahmet vermeden güzelce kesiniz. Biriniz hayvanı boğazlayacağı zaman bıçağını iyice keskinleştirsin ve hayvana kolaylık göstersin."

[1] Müslim, Birr, 87
[2] Müslim, Fezâil 126; Ahmed b. Hanbel, 4/395
[3] Tekvîr, 81/19-20
[4] Müslim, Îman, 346
[5] Ebu'l-Hasan Nedvî, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed, 423-424
[6] Tirmizî, Birr, 16

9 Mart 2012 Cuma

Servet Ve Mal Karşısında İnsan

Şehmus Demir
Atatürk Üniv. İlâhiyat Fak.
Servet ve malın, insan açısından büyük ölçüde önem ve değerinin olduğu bilinen bir husustur. Kur’ân’ın ve onun açıklayıcısı konumunda bulunan hadîslerin, insanın servet ve malla olan münasebetinin hangi düzlemde gerçekleşmesi gerektiği ile ilgili ortaya koyduğu kaideler, Müslüman ferdin bu alandaki duruşunu belirlemesi açısından çok ciddi önem arz etmektedir. Bu sebeple, mal, servet ve genel mânâda insanın hizmetine sunulan nimetler karşısında takınılması gereken tavrı ve bunlardan faydalanılırken kabul edilmesi gereken temel ölçüyü belirlemek gerekmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de kâinatın bütününün insan için yaratıldığı farklı ifadelerle birçok yerde vurgulanır:
“Yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan O’dur.”1 mealindeki âyetten hareketle müfessirler, ‘eşyada aslolan ibahadır’ temel prensibine varmışlardır. Buna göre, yasaklığına delil teşkil edecek nitelikte bir hüküm bulunmadıkça kâinatta var olan her nimetten gönül rahatlığıyla faydalanılabilir. Faydalanma imkânını engelleyip yasaklamaya kimsenin hakkı bulunmamaktadır. Zîrâ Yüce Allah, helâl ve meşrû kıldığı bir şeyi haram etme yetkisini hiç kimseye vermediğini şu ifadelerle belirtmektedir:
“Ey inananlar! Allah’ın size helâl ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size verdiği rızıktan temiz ve helâl olarak yiyin. İnandığınız Allah’tan sakının!”2
Kur’ân’ın birçok yerinde malın ‘hayr’, ‘tayyibat’3 gibi övücü nitelikteki sözcüklerle ifade edilmesi, aslında kötü değil, iyi olduğunun delilidir.
Cahiliyye döneminde hac aylarında panayırlar kurulur ve hac ibadetiyle birlikte ticarî faaliyetler de yapılırdı. Sahabîlerden bir kısmı, hac aylarında ticaretle uğraşmanın cahiliyye âdetlerinden olduğunu, zîrâ hac farizasının uhrevî bir ibadet olması sebebiyle, dünyevî amel ve menfaatlerin uhrevî ibadetlerle bir arada yapılamayacağını ve bundan dolayı da hac aylarında ticarî faaliyetlerde bulunup kazanç elde etmeye çalışmanın günah olduğunu düşünmekteydiler. Yüce Allah bu düşünceyi ortadan kaldırmak ve haccın adabı dışına çıkılmadığı müddetçe ticaretle uğraşıp kazanç elde edilebileceği düşüncesini Müslümanların zihnine yerleştirmek maksadıyla; “Hac mevsiminde ticaret yaparak Rabbinizden gelecek bir lütuf ve keremi (fadl) aramanızda size herhangi bir günah yoktur.” (Bakara, 2/198) mealindeki âyeti indirmiştir. Müfessirlerin çoğuna göre, bu âyette geçen ‘fadl’ kelimesinden ticaret kastedilmiştir.
“Allah’ın geçiminize dayanak (kıyam) kıldığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin.” (Nisa, 4/5) mealindeki âyette ise mal, ‘kıyam’ tabiriyle ifade edilir. Bu da malın birinci derecede gaye olmaması şartıyla iyi bir değer olduğunun kanıtıdır. Zîrâ mal, ferdi ve toplumu zulüm, esaret, sefalet ve yoksulluğa karşı koruyucu nitelikte bir unsurdur. Bu sebeple malın iyi korunması, yerli yerinde, israfa sapmadan kullanılması ve çoğaltılması için gerekli müdahale ve çalışmaların yapılması gerekmektedir.4 Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem), Müslüman kişinin İslâmî çerçeve dâhilinde kazanıp kullandığı malını zulmen kendisinden almak isteyen kimseye karşı direnmesi neticesinde öldürülmesi hâlinde şehadet mertebesine ulaşacağını; “Malını muhafaza uğrunda öldürülen kimse şehittir.”5 şeklinde veciz bir üslûp ile belirtmiştir.
Ticaret, mal–mülk edinme ve zenginlik; ferdin mâneviyatla olan bağlarını koparmasına sebep olmaması zekât, sadaka gibi mal ve servete terettüp eden mükellefiyetlerin yerine getirilmesi ve ibadete engel teşkil etmemesi şartıyla teşvik edilmiştir. Bu da, mal ve servetin bütünüyle meşru yollardan kazanılıp, aynı şekilde meşru alanlarda harcanması gerektiği mânâsına gelmektedir. Nitekim; “Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan (fadl) isteyin. Allah’ı çok zikredin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Cuma, 62/10) buyrulmuştur. Yukarıda yer verdiğimiz Bakara 198. âyette olduğu gibi, bu âyetteki ‘fadl’ (lütuf) ifadesi de ticaret ve dünyevî rızık isteme mânâsında kullanılmıştır. Özellikle ‘fadl’ sözcüğünün seçilmiş olması, mala ve servete verilen değerin anlaşılması açısından önemlidir.
Allah Resulü de (sallallahü aleyhi ve sellem), iki kişiden başkasına gıpta edilemeyeceğini, bunlardan birincisinin, malını hak yolunda harcayan kimse olduğunu6 ifade ederek, malı harcamanın önemine vurguda bulunmuştur. Ancak bu harcamanın yapılabilmesi için de malın varlığının şart olduğu bilinen bir husustur.
Servet elde etmek, dünya metâından faydalanmak, insan fıtratında var olan bir olgudur. Kur’ân-ı Kerîm bu olguyu; “O (insan), mal sevgisine aşırı derecede düşkündür.” (Âdiyât, 100/8) şeklinde tanımlamıştır. Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) de aynı konuya işaret ederek; “Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa üçüncüsünü ister, Ademoğlunun karnını ancak toprak doldurur. Tevbe edenin tevbesini Allah kabul eder.”7 buyurmuş ve aynı hususa farklı bir açıdan vurgu yapmıştır.
Hristiyanlıkta ise durum farklı olmuş ve Kur’­ân’ın öngördüğü yaklaşımın dışında bir bakış açısı temel hareket noktası edinilmiştir. Zîrâ Hristiyanlıkta mal ve servet mutlak kötü olarak kabul edilmiştir. Bunu anlamak için eldeki mevcut İncil metnine göz atmak yeterli olacaktır. Zîrâ İncil’de insanın servet ve mala karşı oldukça mesafeli durması gerektiği ile ilgili birçok pasaj bulunmaktadır. Bunlardan birinde; “İsa etrafına bakıp şakirtlerine dedi: Serveti olanlar Allah’ın melekutuna ne kadar güçlükle gireceklerdir! Şakirtler onun sözlerine şaştılar. Fakat İsa yine cevap verip onlara dedi: Çocuklar, Allah’ın melekutuna girmek ne güçtür! Devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin adamın Allah’ın melekutuna girmesinden daha kolaydır. Birbirlerine; öyle ise kim kurtulabilir? diyerek, pek çok şaştılar. İsa onlara bakıp dedi: İnsan indinde bu imkânsızdır; fakat Allah nezdinde değil. Zîrâ Allah indinde her şey mümkündür. Petrus ona: İşte, biz her şeyi bıraktık ve senin ardınca geldik, demeye başladı.”8 denilmektedir. Bu ifadelerden anlaşılacağı üzere, servet ve mal İncil’de kötülenerek, dini alanın dışına itilmiştir. Servet ve mal edinen kimsenin Allah’a ulaşmasının adeta imkânsız olduğu vurgulanmıştır.
Hristiyanlığın tarihî süreç içerisinde geçirmiş olduğu değişimler, Ortaçağ boyunca servet ve malın mutlak kötü olarak kabul edilişi, ancak kilise mensuplarının hükümdar ve zenginlerin yaşantılarını gölgede bırakacak ölçüde mal ve servete yönelmeleri, Ortaçağ sonrasında reformasyon hareketi ve onun bir ürünü diye nitelendirilebilecek olan protestanlık ve sonrası hareketlenmelerle farklı birçok yaklaşımın meydana gelmesi ve benzeri ayrıntılara girmemizin bir makalenin sınırlarını fazlasıyla zorlayacağı açıktır. Ancak burada önemle belirtilmesi gereken husus, Hristiyanlığın kutsal kitabında ‘kötü’lüğün insanın servet ve malla olan olumsuz münasebetleri üzerine değil, mutlak mânâda servet ve mala atfedilmiş olmasıdır. Başka bir ifadeyle, insanın servet ve malla olan münasebeti ne düzeyde olursa olsun, yine de servet ve mal sahibi olmak kötü kabul edilmiştir.
Ortaçağ sonrası dönemde Batı’da egemen olan ve diğer bölge ve kültürlere de tesir eden kapitalist anlayışta ise sermaye birikimi ve kâr esas olduğundan, bu çerçevede her şey metalaştırılmış, mal âdeta kutsanarak, serveti elde etmede mutlak hürriyet ilkesi getirilmiştir. Sermaye içtimâî sistemin bir unsuru iken, sistemin tümü hâline gelmiştir.
Özetle, tarihî süreç içerisinde Hristiyanlık, insanda tabiî olarak var olan bir duyguyu yok etmeyi hedeflemiş, kapitalizm ise, maddenin imtiyaz aracı hâline gelmesine, insanlar arasında maddî seviyede uçurumların oluşmasına ve bu sebeple sınıf çatışmalarının meydana gelmesine yol açmıştır. İslâm dini ise fıtrat dini olduğundan, insanda tabiî olarak var olan mala karşı arzu içerisinde olma duygusunu ne köreltip yok etmeyi ve ne de ona mutlak hürriyet tanımayı kabul etmiştir. Kur’ân’ın iyilik ve kötülüğü mal ve servetin kendisinde aramak yerine, ferdin servetle olan münasebeti boyutunda ele alması ve konuya bir izafilik kazandırması, bunun açık bir göstergesidir. Allah Resulü’nün (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîfleri de bunu destekler mahiyettedir:
“Dinara kul olana lânet olsun! Dirheme kul olana lânet olsun!”9;
“İki aç kurdun koyunlara saldırdığını düşünün. İşte bunlar; sürüye, mala, makam ve mansıba karşı hırslı olan insanın dinine vereceği zarardan daha çok zararlı değildirler.”10;
“Her ümmetin bir fitnesi (deneme aracı) vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır.”11
Anlaşılacağı üzere, eleştiri konusu yapılan, mal ve servetin kendisi değil, insanın ona karşı takındığı tavrın niteliğidir. Vurgulanmak istenen, ferdin mal ve servete hâkim olup, mal ve servetin insana hâkim olmaması gerektiği temasıdır. Zîrâ insan, kapitalizmde olduğu gibi, sahip olduğu malın mutlak mâliki değildir. Kur’ân’da mülkiyet çift boyutlu olarak ele alınır:
1. Mutlak mülkiyet hakkı Allah’a aittir:
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.” (Şûrâ, 42/4).
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” 12
2. Mülkiyet, izafi olarak insana aittir:
“Eğer tevbe edip (faizcilikten) vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir. Böylece harksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız” (Bakara, 2/279).
“Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup da sizde olmayanı) hasretle arzu etmeyin” (Nisa, 4/32).
Böylece Kur’ân, gerçek mülkiyet hakkının Allah’a ait olduğunu ve insana ikinci derecede bir mülkiyet hakkının tanındığını, dolayısıyla insanın sahip olduğu mal ve servetle büyüklük taslamaması, gururlanmaması gerektiği düşüncesini yerleştirerek, bir denge kurmaya çalışmıştır. Kur’ân’da insan hizmetine sunulan nimetler sayıldıktan sonra çoğu yerde ‘şükredesiniz diye’ ifadesiyle anlatıma son verilir.13 Bu da nimetlerin insana verilmesinden gayenin, salt dünyevî mânâda bir faydalandırma değil, ferdin nimetleri görüp istifade etmesi, istifade ederken de bu nimetlerin yaratıcısını düşünüp şükretmesi ve Allah’a daha fazla yönelip yaklaşması hedefinin olduğunu göstermektedir.
Fertteki Allah ve ahiret inancının zayıflaması ölçüsünde zenginlik ve servetin büyük bir felaket aracı hâline gelmesi kaçınılmaz olur. Kur’an, bu duruma düşmemeleri için insanlara sürekli uyarıda bulunur. Bunun en çarpıcı örneğini Karun kıssasında bulmak mümkündür. Burada Karun’un, inanan bir insan iken servetin onu ne derece azdırıp şımarttığı çarpıcı bir tarzda anlatılır:
“Karun Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü–kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona demişti ki: Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez… Karun; ‘Bu servet ancak bende mevcut bir ilimden ötürü bana verilmiştir.’ demişti” (Kasas, 28/76-78).
Başka bir âyette de mealen şöyle denilmektedir:
“Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı.” (Şûrâ, 42/27)
Bu ifadelerle fertlerin Rableriyle olan bağlarını koparmalarına sebep olan faktörlerden birinin de mal ve servet olduğu belirtilmektedir. Fakat bu tür örnekler, bizi mal ve servetin saptırmada ana unsur olduğu düşüncesine götürmemelidir. Servet, İlâhî yoldan sapmanın temel unsuru olsaydı, Hz. Süleyman, Hz. Ebubekir, Hz. Osman gibi İslâm’ı en güzel şekilde hayatlarına yansıtmış olan insanların da zenginlikleriyle sapmış olmaları gerekirdi. Bu da servetin Yüce Allah’ın öngördüğü çerçeve dâhilinde kullanılması hâlinde güzel ve faydalı bir araç olduğunu gösterir.
Yüce Allah, kendisine ait mal ve nimetlerden bir kısmını belli şartlarda, Müslim–gayrimüslim ayırımı yapmaksızın insanlara emanet verip, onlardan belirli şeyleri, istediği şekilde yerine getirmelerini talep eder. Bu verilenlerden de sorumlu tutulacaklarını sık sık tekrarlar.
Yüce Allah, mal ve servetin birer imtihan aracı olduğu ile ilgili mealen şöyle buyurmaktadır: “Mallarınızın ve çocuklarınızın, aslında bir imtihan olduğunu ve büyük bir ecrin Allah katında bulunduğunu bilin.” 14
Anlaşılacağı üzere fert, sorumlu tutulacağı, hesaba çekileceği ve dolayısıyla servetinde sınırsız bir tasarruf serbestisine sahip olmadığı düşüncesini zihninde devamlı canlı tutmalıdır. Bu düşünce, onun sadece kendi menfaatlerini düşünmeye sevk eden egoist yaklaşımlardan kurtulmasına ve toplumun menfaatlerini de göz önünde bulundurmasına vesile olacaktır. Sözgelimi serveti kaprisi uğruna tahrip etmeyecektir. Zîrâ böyle bir durumda toplum için gerekli olan bir şeyden onları mahrum bırakacağını düşünecektir. Savurganlık edip israf da etmeyecektir. Zîrâ israfın Allah’ın hukukuna saygısızlık ve topluma karşı bir hırsızlık niteliğinde olduğu15 bilincini sürekli zihninde canlı tutacaktır.
Kur’an, insana, gerçek mülkiyeti Allah’a ait olan mal ve servetinden yoksullara infakta bulunarak onlarla bölüşmesini emreder:
“Allah’a ve Resulüne iman edin. Sizi kendisine halife kılıp sarf yetkisi verdiği şeylerden harcayın. Sizden iman edip de (Allah rızası için) harcayan kimselere büyük mükâfat vardır” (Hadîd, 57/7).
Zekâtın birçok yerde dinin temel ibadetlerinden biri olan namazdan hemen sonra zikredilmesi16, zekât müessesesinin önemini açıkça göstermektedir. Zekâtın verilebilmesi için de servetin olması gerekmektedir. Kur’ân’da zekât mükellefiyetinin yanında bir de isteğe bağlı olarak infak etme teşvik edilmiştir.17 Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Beni, (Uhud dağı kadar) altınım olsa da üç dinar dışında hepsini infak etmemden daha fazla bir şey sevindirmez.”18
Bu düşünceyle İslâm, kapitalimzde meydana gelen sınıflaşmanın aksine, insanlar arasında maddî farkları azaltarak, insanları birbirlerine yaklaştırma hedefini gütmüştür. İslâm’ın gayesi zenginliği kaldırmak değil, fakirliği bertaraf etmektir. Kur’ân, mal ve servetçe insanların birbirinden farklı olmalarının hiçbir zaman üstünlük vesilesi olamayacağını tescil eder. Zîrâ üstünlüğün kriterinin zenginlik ve servet değil, iman, salih amel ve takva19 olduğunu belirtir.
İslâm’ın öngördüğü zenginlik, insanı İlâhî hilafet vazifesini daha mükemmel bir tarzda yapmaya götüren bir araçtır. Zîrâ bir hadîste de ifade buyrulduğu üzere, ferdin kendisini ve ailesini güzel bir şekilde barındırması, yiyecek ve giyeceğini temin etmesi, aile efradına miras bırakarak bu dünyadan göçmesi, onları muhtaç bir vaziyette bırakmasından daha iyidir. Fakirlik ise, ferdî ve içtimâî boyutuyla, yok edilmesi gereken arızî bir hastalıktır. Maddî refah seviyesi düşük olan bir insan, kendisinde var olan dünyaya tabiî meyil ve arzuları tatmin etme duygusundan dolayı, bu seviyeyi yükseltmeye çalışacaktır. Bunu yaparken de aşırılığa sapıp ibadetlerini terk edebilecektir. Bu ve benzeri endişelerden dolayı, hadîs-i şerîflerde fakirin sabretmesi tavsiye edilmiştir. Mal konusunda seleften bazılarının şu sözü; “Mal, mü’minin silahıdır. Allah’ın beni hesaba çekeceği bir mala sahip olmam, insanlara muhtaç olmamdan daha iyidir.”20 muhtemelen yukarıda ifade edilen endişelerden dolayı dile getirilmiştir.
Konunun içtimâî boyutu incelendiğinde de benzer bir tabloyla veya neticeyle karşı karşıya kalmanın mümkün olduğunu ifade etmek gerekmektedir. İslâm toplumunun ekonomik açıdan güçlenmesi, askerî ve siyasî açıdan da güçlenmeyi beraberinde getirecektir. Bu da İslâm kültürünü yayma çabalarının daha aktif bir süreç içerisinde devam etmesine yardımcı olacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de gayrimüslimlere malî yardımda bulunarak onların kalblerinin İslâm’a ısındırılması gayesiyle zekâtın sarf yerleri sıralanırken, bunlardan birinin de müellefe-i kulûb olduğu belirtilmiştir21. Servetin olmaması hâlinde bu görev yerine getirilemeyecektir. İslâm’ın beş şartı olduğu belirtiliyorsa bile bu, zengin içindir. Fakir için İslam’ın üç şartı vardır. Zîrâ o, zekât verme ve hacca gitme vazifelerini yerine getirebilme gücünden yoksundur.
Netice itibariyle, Yüce Allah, zengin–fakir ayırımı yapmaksızın bütün insanları imtihan etmektedir. Bu imtihanın niteliği, insanların dünyadaki yaşantı seviyelerine ve dünya metaı ile olan mesafelerine göre değişmektedir. Zengin, malını nereye sarf ettiği, fakir ise yokluk üzerine sabredip etmediği konusunda sorguya tâbi tutulacaktır. Allah Resulü’nün (sallallahü aleyhi ve sellem); “Allahım! Zenginliğin fitnesinden ve fakirliğin fitnesinden sana sığınırım.”22 ifadesi, her iki durumda da, insanın İlâhî müstakim yoldan sapabileceği gibi, Allah’a daha fazla yaklaşıp yüklendiği hilafet misyonunu daha mükemmel bir tarzda icra da edebileceğini göstermektedir.
Dipnotlar
1. Bakara, 2/29; Ayrıca bk. Lokman, 31/20.
2. Mâide, 5/87-88; Ayrıca bk. A’râf, 7/32; En’âm, 6/140; Yûnus, 10/59.
3. Sözgelimi bk. Bakara, 2/172, 180, 198, 215, 267, 272; Nisâ, 4/32; Âdiyât, 100/8.
4. Bk. Taberî, Câmi’u'l-Beyân, Matbaatu İsa Bâbi’l-Halebî, Mısır 1968, IV, 49.
5. Buhârî, Mezâlim, 33.
6. Buhârî, İlim, 15, Zekat, 5, Ahkam, 3, İ’tisam, 13.
7. Buhârî, Rikâk, 10; Müslim, Zekat, 116; İbn Hanbel, Müsned, Daru Sadır, Beyrut, ts., III, 247, 341, V,219; Tirmizi, Zühd, 27.
8. Markos, 10/23-28.
9. Tirmizi, Zühd, 42.
10. Tirmizi, Zühd, 43; İbn Hanbel, III, 456, 460; Dârimî, Rekâik, 21.
11. Tirmizi, Zühd, 26; İbn Hanbel, IV, 160.
12. Şûrâ, 42/49; Benzer âyetler için bk. En’âm, 6/12; A’râf, 7/128; Mu’minûn, 23/84-89; Lokman, 31/26; Sebe’, 34/1; Zuhruf, 43/85; Câsiye, 45/27.
13. Sözgelimi bk. Bakara, 2/172; Nahl, 16/114; Mu’minûn, 23/78.
14. Enfâl, 8/28; Ayrıca bk. Teğâbun, 64/15.
15. Garaudy, Roger, İslam ve İnsanlığın Geleceği, çev. Cemal Aydın, Pınar Yay., İstanbul 1991, s. 98.
16. Sözgelimi bk. Bakara, 2/43,83,110,177,277; Nisa, 4/77,162; Mâide, 5/12,55; A’râf, 7/156; Tevbe, 9/5,11,18,71.
17. Bk. Bakara, 2/3,261-262,272; Âl-i İmrân, 3/92; Enfâl, 8/3,60; Tevbe, 9/121; Sebe’, 34/39; Fâtır, 35/29; Hadîd, 57/7.
18. Buhârî, Zekat, 4; Müslim, Zekat, 34.
19. Bk. Sebe’, 34/35-37; Hucurât, 49/13.
20. Zemahşerî, el-Keşşaf, Kahire 1992, I, 471-472; Nesefi, Abdullah b. Ömer, Medâriku’t-Tenzîl, Eda Yay., İstanbul 1993, I, 211; Kâsımî, Mehâsinu’t-Te’vîl, Dâru İhyâi’l-Kutubi’l-Arabiyye, Mısır 1957, V, 1126.
21. Tevbe, 9/60.
22. Buhârî, Da’avât, 38,43-45; Müslim, Zikir, 49; Tirmizi, Da’avât, 77; Nesaî, İsti’âze, 26; İbn Mâce, Dua, 3; İbn Hanbel, VI, 57,207.

23 Şubat 2012 Perşembe

40 Hadis

Kaynak: Diyanet Sitesi

1

اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ قُلْنَا: لِمَنْ )يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟( قَالَ: لِلَّهِ وَلِكِتَابِهِ وَلِرَسُولِهِ وَلأئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهِمْ

(Allah Rasûlü) “Din nasihattır/samimiyettir” buyurdu. “Kime Yâ Rasûlallah?” diye sorduk. O da; “Allah’a, Kitabına, Peygamberine, Müslümanların yöneticilerine ve bütün müslümanlara” diye cevap verdi.Müslim, İmân, 95.
2
اَلإِسْلاَمُ حُسْنُ الْخُلُقِ
İslâm, güzel ahlâktır.Kenzü’l-Ummâl, 3/17, HadisNo: 5225.
3

مَنْ لاَ يَرْحَمِ النَّاسَ لاَ يَرْحَمْهُ اللَّهُ

İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.Müslim, Fedâil, 66; Tirmizî, Birr, 16.
4

يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا

Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.Buhârî, İlm, 12; Müslim, Cihâd, 6.
5

إنَّ مِمَّا أدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلاَمِ النُّبُوَّةِ:

إذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ

İnsanların Peygamberlerden öğrenegeldikleri sözlerden biri de: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözüdür.Buhârî, Enbiyâ, 54; EbuDâvûd, Edeb, 6.
6

اَلدَّالُّ عَلىَ الْخَيْرِ كَفَاعِلِهِ

Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.Tirmizî, İlm, 14.
7

لاَ يُلْدَغُ اْلمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ مَرَّتَيْنِ

Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz.(Mümin, iki defa aynı yanılgıya düşmez)Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63.
8

اِتَّقِ اللَّهَ حَـيْثُمَا كُنْتَ وَأتْبِـعِ السَّـيِّـئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا

وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ

Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran.Tirmizî, Birr, 55.
9

إنَّ اللَّهَ تَعَالى يُحِبُّ إذَا عَمِلَ أحَدُكُمْ عَمَلاً أنْ يُتْقِنَهُ

Allah, sizden birinizin yaptığı işi, ameli ve görevi sağlam ve iyi yapmasından hoşnut olur.Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 1/275; Beyhakî, fiu’abü’l-Îmân, 4/334.
10

اَلإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً أفْضَلُهَا قَوْلُ لاَ إِلهَ إِلاَّاللَّهُ وَأدْنَاهَا إِمَاطَةُ اْلأذَى عَنِ الطَّرِيقِ وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ اْلإِيـمَانِ

İman, yetmiş küsur derecedir. En üstünü “Lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur)” sözüdür, en düşük derecesi de rahatsız edici bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Haya da imandandır.Buhârî, Îmân, 3; Müslim, Îmân, 57, 58.
11

مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ أضْعَفُ اْلإِيـمَانِ

Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse, kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir. Müslim, Îmân, 78; Ebû Dâvûd, Salât, 248.
12

عَيْنَانِ لاَ تَمَسُّهُمَا النَّارُ: عَيْنٌ بَـكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَعَيْنٌ

بَاتَتْ تَحْرُسُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ

İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz.Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 12.
13
لاَ ضَرَرَ وَلاَ ضِرَارَ
Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.İbn Mâce, Ahkâm, 17; Muvatta’, Akdıye, 31.
14

لاَ يُؤْمِنُ أحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لأخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ

Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mü’min) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olamaz.Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71.
15

اَلْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.
16

لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا

İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız.Müslim, Îmân, 93; Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 56.
17

اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ

Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.Tirmizî, Îmân, 12; Nesâî, Îmân, 8.
18

لاَ تَبَاغَضُوا وَلاَ تَحَاسَدُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إخْوَانًا

وَلاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أنْ يَهْجُرَ أخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثِةِ اَيَّامٍ

Birbirinize buğuz etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize arka çevirmeyin; ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir müslümana, üç günden fazla (din) kardeşi ile dargın durması helal olmaz.Buhârî, Edeb, 57, 58.
19

إنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إلَى الْبِرِّ وَ إنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إلَى الْجَنَّةِ وَإنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدِّيقًا وَ إنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إلَى الْفُجُورِ وَ إنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إلَى النَّارِ وَ إنَّ الرَّجُلَ لَيَـكْذِبُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا

Hiç şüphe yok ki doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğru sözlü) diye yazılır. Yalancılık kötüye götürür. Kötülük de cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye Allah katında kezzâb (çok yalancı) diye yazılır.Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103, 104.
20

لاَ تُمَارِ أخَاكَ وَلاَ تُمَازِحْهُ وَلاَ تَعِدْهُ مَوْعِدَةً فَتُخْلِفَهُ

(Mümin) kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme.Tirmizî, Birr, 58.
21

تَبَسُّمُكَ فِي وَجْهِ أخِيكَ لَكَ صَدَقَةٌ وَأمْرُكَ بِالْمَعْرُوفِ وَ نَهْيُكَ عَنِ الْمُنْكَرِ صَدَقَةٌ وَإِرْشَادُكَ الرَّجُلَ فِي أرْضِ الضَّلاَلِ لَكَ صَدَقَةٌ وَإِمَاطَتُكَ الْحَجَرَ وَالشَّوْكَ وَالْعَظْمَ عَنِ الطَّرِيقِ لَكَ صَدَقَةٌ

(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldan taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır.Tirmizî, Birr, 36.
22

إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأمْوَالِكُمْ وَلـكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأعْمَالِكُمْ

Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.Müslim, Birr, 33; ‹bn Mâce, Zühd, 9;

Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539.

23

رِضَى الرَّبِّ في رِضَى الْـوَالِدِ وَسَخَطُ الرَّبِّ في سَخَطِ الْـوَالِدِ

Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasındadır.Allah’ın öfkesi de anne babanın öfkesindedir.

Tirmizî, Birr, 3.

24

ثَلاَثُ دَعَوَاتٍ يُسْتَجَابُ لَهُنَّ لاَ شَكَّ فِيهِنَّ:

دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ، وَدَعْوَةُ الْمُسَافِرِ ، وَدَعْوَةُ الْوَالِدِ لِوَلَدِهِ

Üç dua vardır ki, bunlar şüphesiz kabul edilir:Mazlumun duası, yolcunun duası ve babanın evladına duası.

İbn Mâce, Dua, 11.

25

مَا نَحَلَ وَالِدٌ وَلَدًا مِنْ نَحْلٍ أَفْضَلَ مِنْ أدَبٍ حَسَنٍ

Hiçbir baba, çocuğuna, güzel terbiyeden daha üstün birhediye veremez.

Tirmizî, Birr, 33.

26

خِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ لِنِسَائِهِمْ

Sizin en hayırlılarınız, hanımlarına karşı en iyi davrananlarınızdır.Tirmizî, Radâ’, 11; ‹bn Mâce, Nikâh, 50.
27

لَيْس مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا

Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygıgöstermeyen bizden değildir.

Tirmizî, Birr, 15; Ebû Dâvûd, Edeb, 66.

28

كَافِلُ الْيَتِيمِ لَهُ أوْ لِغَيْرِهِ أنَا وَ هُوَ كَهَاتَيْنِ فيِ الْجَنَّةِ وَأشَارَ بِالسَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى

Peygamberimiz işaret parmağı ve orta parmağıyla işaret ederek: “Gerek kendisine ve gerekse başkasına ait herhangi bir yetimi görüp gözetmeyi üzerine alan kimse ile ben, cennette işte böyle yanyanayız” buyurmuştur.

Buhârî, Talâk, 25, Edeb, 24; Müslim, Zühd, 42.

29

اِجْتَنِبُوا السَّبْعَ الْمُوبِقَاتِ قَالُوا يَا رَسُولَ للهِ وَمَا هُنَّ قَالَ: اَلشِّرْكُ بِاللَّهِ وَالسِّحْرُ وَ قَتْلُ النَّفْسِ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إلاَّ بِالْحَقِّ وَأكْلُ الرِّبَا وَأكْلُ مَالِ اْليَتِيمِ وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلاَتِ الْمُؤْمِنَاتِ

(İnsanı) helâk eden şu yedi şeyden kaçının. Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine: Allah’a şirk koşmak, sihir, Allah’ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, suçsuz ve namuslu mümin kadınlara iftirada bulunmak buyurdu.

Buhârî, Vasâyâ, 23, Tıbb, 48; Müslim, Îmân, 144.

30

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلاَ يُؤْذِ جَارَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أوْ لِيَصْمُتْ

Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, komşusuna eziyet etmesin. Allah’a ve ahiret gününe imân eden misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun.

Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, Îmân, 74, 75.

31

مَا زَالَ جِبْرِيلُ يُوصِينِي بِالْجَارِ حَتَّى ظَنَنْتُ أنَّهُ سَيُوَرِّثُهُ

Cebrâil bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki;

ben (Allah Teâlâ) komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.

Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140, 141.

32

اَلسَّاعِي عَلَى الأرْمَلَةِ وَالْمِسْكِينِ كَالْمُجَاهِدِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ

أوِ الْقَائِمِ اللَّيْلَ الصَّائِمِ النَّهَارَ

Dul ve fakirlere yardım eden kimse, Allah yolunda cihad eden

veya gündüzleri (nafile) oruç tutup, gecelerini (nafile) ibadetle

geçiren kimse gibidir.

Buhârî, Nafakât, 1; Müslim, Zühd, 41;

Tirmizî, Birr, 44; Nesâî, Zekât, 78.

33

كُلُّ ابْنِ آدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ

Her insan hata eder.

Hata işleyenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.

Tirmizî, Kıyâme, 49; İbn Mâce, Zühd, 30.

34

عَجَبًا لأمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ وَلَيْس ذَاكَ لأحَدٍ إِلاَّ لِلْمُؤْمِنِ: إِنْ أصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَـكَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ وَإِنْ أصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ

Mü’minin başka hiç kimsede bulunmayan ilginç bir hali vardır; O’nun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musibete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur. Müslim, Zühd, 64; Dârim”, Rikâk, 61.
35

مَنْ غَشَّـنَا فَلَيْس مِنَّا

Bizi aldatan bizden değildir.

Müslim, Îmân, 164.

36

لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ نَمَّامٌ

Söz taşıyanlar (cezalarını çekmeden ya da affedilmedikçe) cennete giremezler.

Müslim, Îmân, 168; Tirmizî, Birr, 79.

37

أعْطُوا الأجِيرَ أجْرَهُ قَبْلَ أنْ يَجِفَّ عَرَقُهُ

İşçiye ücretini, (alnının) teri kurumadan veriniz.İbn Mâce, Ruhûn, 4.
38

مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَغْرِسُ غَرْسًا أوْ يَزْرَعُ زَرْعًا فَيَـأكُلُ مِنْهُ

طَيْرٌ أوْ إِنْسَانٌ أوْ بَهِيمَةٌ إِلاَّ كَانَ لَهُ بِهِ صَدَقَةٌ

Bir müslümanın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o müslüman için birer sadakadır.Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Müsâkât, 7, 10.
39

إِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ

وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ ألاَ وَهِيَ الْقَلْبُ

İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107.
40

اِتَّقُوا اللَّهَ رَبَّـكُمْ وَصَلُّوا خَمْسَـكُمْ وَصُومُوا شَهْرَكُمْ وَأدُّوا زَكَاةَ أمْوَالِكُمْ وَأطِيعُوا ذَاأمْرِكُمْ تَدْخُلُوا جَنَّةَ رَبِّـكُمْ

Rabbinize karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, mallarınızın zekatını verin, yöneticilerinize itaat edin. (Böylelikle) Rabbinizin cennetine girersiniz.Tirmizî, Cum’a, 80.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı