mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Hz. Mevlana'nın Eserlerinde Ramazan ve Oruç

Hz. Mevlânâ"nın Mesnevî-i Şerîf"ini ve Dîvân-ı Kebîr"ini incelendiğimizde onun Ramazan ayı ve oruç ibadeti hakkındaki görüşlerini şöylece özetleyebiliriz:
“Oruç sevdası bambaşka bir sevdadır” diyen Mevlânâ, orucu çok özlediğinden ve hasretle beklediğinden bahseder. Bazen ise orucu bir “ana” gibi görür.
Oruç ayı olan Ramazan"a neşeli olarak girilmeli; ona kavuşulduğu için Cenâb-ı Hakk"a şükredilip sevinilmelidir.
Oruç; kişide imanın, Allah"ı sevmenin, O"na bağlanmanın, O"ndan sakınmanın, haramdan kaçınmanın varlığına şahitlik eder.
Ramazan"da sadece yemek ve içmekten kaçınmak değil, kötü söz söylemek ve kötü iş işlemekten de kaçınmak, bunlara sabır göstermek gerekir.
Orucun bazı zorlukları varsa da, yüzlerce çeşit hüneri de vardır. Oruç; şeytanı ve nefsi güçsüz ve etkisiz hâle getirir, maddî ve manevî açıdan temizliği gerçekleştirir, gönlü bedenî isteklerin tahakkümünden kurtarır, nefsi kirlerinden arındırır, ruhu özgürleştirir, gönül gözünü açar, manevî görüşü artırır, sabrı öğretir, bedenî hastalıklardan korunmanın yollarını öğretir, insanın insanlığı olgunlaşır, manevî rızıklara ulaştırır, Allah"a yakınlaştırır.

Bu namaz, oruç, hacc ve cihad da inanışa tanıktır.
Bu zekât "hediye", bu hasedi bırakma da "kendi sırrından haber verme" dir.
İhsanda bulunmak, doyurmak, konuk davet etmek: “Ey ulular, biz sizinleyiz, size doğru bir özle inandık” demektir.
Hediyeler, armağanlar, sunulan şeyler: “Ben seninleyim; seni seviyorum” diye tanıklıktan ibarettir.
Kim, bir mal veya afsun için çalışır, uğraşırsa bu ne demektir? “İçimde bir cevherim var”, demektir.
Allah"tan çekinmemden yahut cömertliğimden bir cevherim var ki bu zekatla oruç ikisine de şahittir.
Oruç der ki: “Bu, helalden çekindi, bil ki harama ulaşmasına artık imkân yok.”
Zekât der ki: “Kendi malını bile veriyor, artık, kendisiyle aynı dinde, aynı yolda olandan nasıl çalar?”
Fakat bu işleri riya ve tezvirle yaparsa o iki tanık, Allah"ın adalet mahkemesine kabul edilmez.
Avcı tane saçar ama acımasından değil, avlanmak için.
Kedi de oruç ayında oruç tutar ama kendisini av avlamak için uyur gösterir.
Bu eğrilikten yüzlerce kavim, kötü sanılmıştır. Bu kötü kişi, cömert kişilerle oruç tutanların adını da kötüyü çıkarmıştır.
Fakat Allah"ın lütuf ve ihsanı, o eğri işlerde bulunmakla beraber nihayet onu hepsinden de arıtır.
Rahmeti, o kötülüğü aşmış, ayın on dördüne bile vermediği ışığı vermiştir.
Allah, onun çalışmasını bu kötülükle karışmadan yıkar; rahmeti onu bu hatadan arıtır.
Bu sûretle de Allah"ın yarlıgayıcılığı meydana çıkar, bu miğfer kulun kelliğini örter.
Yağmur, pis şeyleri arıtmak için gökten yağar.1
Sevgi (kulluk), düşünce ve mânâdan ibaret olsaydı, bize oruç ve namaz lüzumlu olmazdı.
Bağlılık ve sevgiden bir eser olsun diye dostlar birbirine armağan sunarlar.
O armağanlar, bağlılığın ve sevginin şahitleridir. Yani onlarda samimiyet ve beraberlik gizlidir.
O ihsanlar, gönülde meydana gelen sevginin görünen şahitleridir.2

Oruca sarıl, sabret; orucu terk etme, her an Hak"tan rızkını bekle!3


Cihad ve oruç güçtür, çetindir. Fakat bu güçlük ve çetinlik, Allah"ın, kulu kendinden uzaklaştırmasından daha iyidir.4


“İnsanın namaz kılmayı arzu edişi, oruç tutuşu, hep Hakk"ın kulunu kendine çekisindendir.”5


Oruç yüzünden bizim canımız dirilik elde edecektir!
Ramazan geldi; aşk ve iman padişahının sancağı erişti! Artık maddî yiyeceklerden elini çek! Çünkü göklerden manevî rızık geldi ve can sofrası kuruldu!
Can, bedenin hantallığından kurtuldu; tabiatımızın isteklerinin eli bağlandı! Aşk ve iman ordusu geldi, sapıklık ve imansızlık ordusunu kırdı geçirdi!
Bir bakıma oruç, bizim kurtuluşumuzun kurbanı sayılır; bizim canımız, onun yüzünden dirilik elde edecektir!
Mademki gönül evine misafir olarak can geldi, onun uğruna bedenimizi tamamıyla kurban edelim.
Sabır, hoş bir buluttur; ondan, hikmet, manevî lütuflar yağar! Bu sebeptendir ki, Kur"ân-ı Kerim de bu sabır ayında nâzil olmuştur!
Bizi kötü işler, günahlar işlemeye teşvik eden kirli nefsimiz, arınmaya, temizlenmeye muhtaçtı! Ramazan gelince, günah zindanının kapısı kırıldı; can, nefsin esaretinden kurtuldu, miraca çıktı, sevgiliye kavuştu!
Bu mübarek ayda gönül de boş durmadı; ümitsizlik perdesini yırttı, göklere uçtu! Can, zaten bu kirli dünyaya mensup değildi, meleklerdendi; onlara ulaştı!
Ramazan günlerinde sarkıtılan merhamet ipine sarıl da, şu beden kuyusundaki hapisten kendini kurtar! Yusuf aleyhisselam kuyunun ağzına geldi, seni çağırıyor; çabuk ol, vakit geçirme!
İsa aleyhisselam isteklerden, beden eşeğinin arzularından kurtulunca, duası kabul edildi! Sen de nefsanî isteklerden temizlen, elini yıka! Çünkü gökyüzünden manevî yemeklerle dolu sofra geldi!
Haydi, elini ağzını yıka; ne yemek ye, ne iç, ne de söyle! Hakikate erdikleri, Hakk"ı buldukları için susup duran ermişlere gelen mana sözlerini, mana lokmalarını ancak Şems-i Tebrîzî"nin himmeti ile bulabilirsin!6


İSLÂM"IN binası beş direk üzerine kurulmuştur. Allah"a yemin ederim ki, bu direklerin en büyüğü oruçtur.
Sen, orucu, şaşılacak acayip meziyetleri bulunan bir şey olarak bil! Oruç, insana can bağışlar. Gönül lütfeder. Sen, şaşılacak bir şey görmek istersen, oruca şaş!
Sen, göklere çıkmak, Mi"rac etmek sevdasındaysan, şunu bil ki, oruç, senin önüne getirilmiş bir Arap atıdır.
Oruç, can gözünün açılması için bedenleri kör eder. Senin gönül gözün kör de, o yüzden kıldığın namazlar, yaptığın ibadetler sana o aydınlığı vermiyor, hakikati göstermiyor.
Oruç, insan şeklindeki hayvanın hayvanlığını giderir. Bu yüzdendir ki oruç, insanın insanlığını olgunlaştırmaya mahsustur.
Âşıkların hayatı, beden matbahı yüzünden kararmıştı. İşte oruç, o matbahları aydınlatmak için çıktı geldi.
Dünyada şeytanın karnını deşen bir bıçağa benzeyen oruçtan daha fazla şeytan öldürücü, nefsin kanını dökücü bir şey var mı?
Padişahlar padişahının kapısında kendisine gizli, özel bir vazife verilmiş, çabucak faydalı olan, kâr bağışlayan kim var? Kim olacak? Oruç!
Oruç, özlem çekenlerin gönüllerini, canlarını öyle tazeleştirir ki, zavallı balığı bile su o kadar tazeleştirmez.
Nefis ile savaşa girişen mücahidin, gönül maksadına ulaşma yolunda oruç, yüz binlerce yardımcı canın yaşayışından daha da iyidir.
İslam"ın binası şu beş direk üstüne kurulmuştur: “Kelime-i şahadet, Zekât, Hac, Oruç, Namaz.” Allah"a yemin ederim ki, bu direklerin en kuvvetlisi, en büyüğü oruçtur!
Cenâb-ı Hak, bu beş direğin her birinde orucu, orucun kaderini gizlemiştir. Zaten oruç kadir gecesi gibi gizlidir.
Midesine düşkün olan, çok mide ağrısı çeker, sızlanır durur. Zaten midesine düşkün olanların talihlerinde oruç yoktur.
Oruç, Allah"ın has kullarına Hz. Süleyman"ın saltanatını bağışlayan bir yüzüktür yahut da taçtır. Onu ancak seçkin kullarının başlarına giydirir.
Oruçlunun gülüşü, oruçsuzun secdedeki halinden iyidir. Çünkü oruç, o Rahman"ın sofrasına oturtacaktır.
Sen farkında değilsin ama, yemek yediğin vakit, için pislikle dolar. Oruç hamama benzer. Seni maddî ve manevî kirliliklerden, bütün kötülüklerden temizler.
Sen, hiç bilgi nuruyla nurlanmış bir hayvan gördün mü? Beden de bir hayvandır. Hayvanın ardına düşüp de orucu bırakma!
Sen vahdet denizinden ayrı düşmüş bir damla gibisin. Sen aslına nasıl ulaşacaksın? İşte oruç, sel gibi, yağmur gibi seni alır, denize ulaştırır.
Nefsinle savaşa girişince; “Ben orucu öyle ucuza satmam!” diye kendini yere at, ellerini çırp, ayaklarını vur, diret!
Nefsin gönlüne musallat olmuş bir Rüstem"dir ama, oruç onu gül yaprağı gibi tir tir titretir.
İçinde ab-ı hayatın gizlendiği bir karanlıktan bahsederler. Aklı başında olanlara o karanlık, oruçtur.
Sen, canının içinde Kur"an nurunu istiyorsan, şunu bil ki, oruç bütün Kur"an"ın tertemiz nurunun sırrıdır.
Gök sofralarının, ruha mahsus sofraların başına tertemiz kişiler oturturlar. İşte oruç, sana, onlarla bir kaptan yemek yedirir.
Oruç seni gün gibi gönlü aydın, canı saf bir hale kor. Sonra da padişahla buluşma bayram gününde varlığını kurban eder, seni varlıktan ve benlikten kurtarır.
Oruç ayına girdiğin zaman, o aya kavuştuğun için Hakk"a şükrederek, sevinerek, neşeli olarak gir! Çünkü Ramazanın gelişinden üzülenlere, gamlılara oruç haramdır. Onlar, oruca layık değillerdir.7


ORUÇ AYI GELDİ
Oruç ayı geldi. Hepinize kutlu olsun. Ey oruca yol arkadaşı olan, dost olan kişi! Yolun uğurlu olsun, hoş olsun.
Ben ayı görmek için dama çıkmıştım. Çünkü candan, gönülden orucu özlemiştim, onu hasretle bekliyordum.
Aya bakayım derken başımdan külahım düştü. Mübarek oruç padişahı benim aklımı başımdan aldı. Beni mest etti.
Ey Müslümanlar! Ona gönül verdiğimden beri ben zaten mest olmuşum, aklım başımda değil. Ah, orucun ne de hoş bahtı varmış, ne de güzel devleti varmış, hali varmış.
Bu oruç ayında gizlenmiş eşsiz bir ay var. Hem de Türk gibi oruç çadırında gizlenmiş.
Bu mübarek ayda, oruç harman yerine sıkıntısız, neşeli gelen kişi, o güzeller güzeli aya yol bulur.
Sıhhatli, atlasa benzeyen yüzünü kim sarartırsa, o orucun ipekli elbisesini giyer.
Bu ayda dualar kabul olur. Oruçlunun âhı gökleri deler, geçer.
Oruç kuyusunda sabreden kişi, Yusuf gibi aşk Mısır"ında sultan olur.
Ey sahura kalkan, sahur yemeği yiyen kişi! Az konuş, hatta sus! Sus da orucu anlayanlar, oruçtan söz etsinler.
Gel ey Şemseddin, ey Tebriz şehrinin avunduğu büyük insan! Oruç askerinin başkumandanı sensin.8


ORUÇ SEVDASI BAMBAŞKA BİR SEVDADIR
Artık, ekmeğe karsı ağzını kapa, tatlı oruç geldi. Şimdiye kadar, yemenin, içmenin hünerini gördün. Şimdi de orucun hünerini seyret!
Oruç, Meryem oğlu İsa"ya zemzem oldu. Oruç yolculuğuna çıktı da dördüncü kat göğe yükseldi.
Kuşların kanat çırpmaları nerede, meleklerin kanat çırpmaları nerede? Kuşlar yem için kanat çırparlar, melekler ise oruca doğru uçarlar.
Orucun bazı zorlukları varsa da, yüzlerce çeşit hüneri de vardır. Oruç sevdası bambaşka bir sevdadır.
Oruç, çarşafa girmiş, kendini gizlemiş bir güzeldir. Çarşafını aç da onu seyret; o ne kadar güzelmiş!
Boynunu inceltir ama, seni ölümden emin eder. Mide dolgunluğu, rahatsızlığı, fazla yiyip içmeden meydana gelir. Oruç ise seni manen mest eder.
Otuz gün ramazan denizinde bir baştan bir başa, bir uçtan bir uca yüzer durursun. Sonunda oruç incisi elde edersin.
Şeytanın bütün hileleri, tedbirleri, bütün okları, oruç kalkanına çarpar, kırılır.9


Oruç harmanından can BUĞDAYI satın al!
Oruç anası keremlerde bulundu, çocuklarına geldi, kavuştu. Çocuğum! Fırsatı kaçırma, oruç ananı sıkıca tut, bırakma!
Oruç anasının güzel yüzünü seyret! Onun lütuf sütünü em! Onun yurdunu yurt edin! Orucun kapısında otur!
Rıza çölüne bak, Allah"ın ilkbaharını seyret! Oruç nergisleri ile dolu olan can cennetini müşahede et!
Ey gonca! Sen çok güçsüzsün. Gelişmemişsin. İpte oynayan bahar cambazı gibi sıçra, oruç çemberinden geç!
Ey gül! Kanlara batmışsın, hal böyle iken, neden gönlün hoş, neden gülüp duruyorsun? Yoksa Halil"in İshak"ı mısın ki, oruç hançerinden hoşlanıyorsun?
Neden ekmeğe asıksın? Bahar mevsiminde gençleşen dünyayı seyret! Oruç harmanından can buğdayı satın al!10


Ey gönül; oruçlu iken Allah"a misafirsin!
Ey gönül! Oruçlu iken Allah"a misafirsin; sana gökyüzü sofrası yakışır!
Sen, bu mübarek ayda cehennemin kapısını kapadın! Böylece sen, cennetten binlerce kapı açarsın!
Topraktan, ateşten, sudan, rüzgârdan dikilmiş olan beden hırkasını çıkar, at!
Can, aşkın kapısına geldi de; “Beni affet; sen, özürlerin canısın!” diye yalvardı!
“Ey aşk!” diye sızlandı. “Bu ayda özrümüzü kabul et; hata ettik!”
Aşk da, gülerek cana dedi ki: “Senin elini tuttum! Biliyorum ki sen, elsizsin, ayaksızsın!
Hekimim; ben, sana perhize girmeni emrettim! Çünkü sen, bu korkunun ve ümidin hastasısın!
Perhize gir de, sana bir şerbet yapıp sunayım; onu içince sen, hiç kendine gelmeyesin!”
Sustum; artık bunu aşk anlatsın! Çünkü onun gözü, canlara can katar!11


Ramazan ayında gereği gibi oruç tutarsan, senin vücut toprağını altın ederler. Senin fani varlığını taş gibi ezerler de göğe sürme yaparlar. İftar vaktinde yediğin yemek lokmasının her biri, birer mânâ incisi olur. Ramazan"da yemekte, içmekte, kötü söz söylemekte, kötü iş işlemekte sabırlı olduğun için, bu sabır, senin manevî görüşünü artırır, gönlünün gözünü açar.12

1 Mesnevi, cilt: V, beyit no: 183-199
2 Mesnevî, cilt: I, beyit no: 2625-2628
3 Mesnevi, cilt: V, beyit no: 1749
4 Mesnevi, cilt: VI, beyit no: 1769
5 Divan-ı Kebir"den Seçmeler, trc. Şefik Can, cilt: I, gazel no: 375
6 Divan-ı Kebir"den Seçmeler, cilt: I, gazel no: 459
7 Divan-ı Kebir"den Seçmeler, cilt: II, gazel no: 803
8 Divan-ı Kebir"den Seçmeler, cilt: III, gazel no: 1119
9 Divan-ı Kebir"den Seçmeler, cilt: III, gazel no: 1155
10 Divan-ı Kebir"den Seçmeler, cilt: III, gazel no: 1175
11 Divan-ı Kebir"den Seçmeler, cilt: III, gazel no: 1326
12 Divan-ı Kebir"den Seçmeler, cilt: IV, rubai no: 368


Kaynak:

25 Şubat 2011 Cuma

Hz. Mevlana’nın Düşünce Ufkunda Dünya Hayatı ve Ölüm Gerçeği

Bekir OKUTUCU

Hz. Mevlâna (1207-1273) mübarek Anadolu- muzun manevî mimarlarındandır. Asıl adı Mu- hammed Celaleddindir. Mevlâna ismi Konya'da ders okutmaya başladığı tarihlerde Rumî adı ise; Anadolu'ya yerleşip orada yaşadığı dönemlerde verilmiştir. Hicri 7. asrın müceddididir. “Alimle- rin sultanı” , “Gönüller Sultanı” unvanları ile de anılmaktadır.

Onun doğduğu ve büyüdüğü yıllar, Moğolla- rın dehşetli zulümleri altında büyük bir istikrar- sızlık içindedir. Sivas üzerinden Kayseri'ye oradan da Konya'ya kadar gelen Moğol istilâsı, insanları uzunca bir zaman korku ve güvensizlik duygusu içinde yaşatmıştır.

Moğolların merhametsiz korkunç katliamları, çaresizce zulümlerden kaçışlar, ümitsizlik, göç ve sürgünler insanların hayatlarını alt üst etmiştir. İhtilaf hastalığına duçar olduklarından İttihadın değerini unutan, kin, haset, fitne ateşleriyle gönülleri yaralanan, birbirlerine diş bileyen bazı müminlerin basiretsizliği sebebiyle Anadolu Selçuklu devleti de yıkılmak üzeredir. Böylesine bunaltıcı, sıkıntılı bir atmosferde, hürriyete ve sevgiye muhtaç, ümitsiz insanların ruhlarını eserleriyle ( Mesnevi, Divan-ı Kebir, Mektubat, Fih i Mafih, Mecalis-i Seb'a ) vaazlarıyla, dersleriyle ve sohbetleriyle huzura kavuşturmuş- tur.

O sevgi sultanı eserleriyle yaklaşık 800 yıldır her asrın ümitsizliğe düşmüş, gerçeği arayan yorgun ruhlarını aydınlatmış, onlara şifa olmuş ve olmaya devam etmektedir. Bu çalışmamla Onun Mesnevi adlı büyük eserinden dünya hayatı, ölüm gerçeği ve âhiret hayatına dair hakikat çiçeklerinden derlediğim bir buketi sizlere sunacağım.

O hayattayken Onun vaaz, ders ve sohbetleri- ne katılanlar, günümüzde ise eserlerini okuyan ve eserlerinden feyz alanlar da bir yandan tahkiki iman yolunda yol alırken diğer yandan şu fani hayatın nice dertlerinden, manevî sıkıntılarından insanı dehşete düşüren hadiselerin ruhlarda açtığı yaralarından kurtulmaktadırlar.

O gönüller sultanı, dünyanın iyi, kötü; güzel, çirkin; zulmetli, nurlu nice sahnelerine şahit olmuş, Kur'andan ve Sünnet-i Resulullahtan aldığı devalar ve ilaçlarla nice müzmin hastalık- larımıza şifalar bulmuş ve eserlerinde kendi ruhunda yolculuk yapmak isteyen hakikat yolcularına sunmuştur. Şu sözler bunu ne güzel ifade ediyor:

"Bir can var canında o canı ara!
Beden dağındaki gizli mücevheri ara!
Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara!
Ama dışarıda değil, aradığını kendi içinde ara!"

O, kendi ruhunda yolculuk yapanlara rehber olarak Yüce yaratıcımızın son kitabı Kur'an-ı Kerimi ve Son peygamberi Hz. Muhammed Mustafa'nın sünnet-i seniyyesini tavsiye etmektedir. Bunun delili şu sözleridir:“MEN BENDE-İ KUR'ANEM EGER CAN DAREM /MEN HÂK-İ REH-İ MUHAMMED MUHTAREM / EGER NAKL KUNED CÜZ İN KES EZGÜFTAREM / BİZAREM EZ U VEZ AN SUHEN BİZAREM” Yani “Bu canım var oldukça ben Kur'ana tutsağım / Muhammed Mustafa'nın yolundaki toprağım / Benden başkaca bir söz nakledenler olursa / Hem onu söyleyenden hem o sözden uzağım”

Hz. Mevlana dünya hayatıyla ahiret hayatını; hayatla ölümü birbirinden ayrı ayrı değerlendir- memektedir. Ona göre “Bu dünya ahiretin tarlasıdır.” Hadis-i şerifinde ifade edildiği gibi ahiret için henüz bu dünyadayken hazırlık yapılmalıdır. Ölüm de hayattan ayrı düşünüle- mez. Çünkü ölüm yokluk değildir, ahiret hayatı- na bir geçiştir, bir doğuştur. En çok sevilmesi gereken Rabbimize bir kavuşma gecesidir. Yani Şeb-i Arûstur. Düğün gecesidir.

Hz. Mevlana İslam'ın temel kaynaklarındaki ebedî gerçeklere dayanarak dünyayı zıtların bir arada bulunduğu bir sınav yeri olduğunu ifade etmektedir. “Dünya” sözcüğüyle dünyanın aldatıcı, zehirli bala benzeyen haram lezzetlerine bakan yüzüne dikkatimizi çekmektedir.

Bir başka ifadeyle dünyanın bu yüzü, insanın heveslerine bakan, gaflet perdesi olan ve dünya için ahiretini feda edenlerin oyuncağı hükmünde bulunan yüzüdür.

Dünyanın bu yüzü gayet çirkin ve tehlikelidir. Çünkü fanidir, elemlidir, keder vericidir, aldatıcı- dır. İşte ayetlerin, hadislerin ve Hz. Mevlana'nın Kur'an ve sünnete dayanarak dikkat çektiği ve sevgisine aldanmamak için uyardığı, sevilmeme- si, hatta nefret edilmesi, kendisinden Allah'a sığınılması gereken yüz, bu yüzdür.
O söz sultanına göre bu dünya ( dünyanın insanı aldatan yüzü ) tuzaktır, yemi de gayr-ı meşru isteklerdir. Bu Cihan köpüğü ( haram lezzetler) Cenab-ı Hakkın Mübarek Esmaül Hüsnasının ve Mukaddes sıfatlarının arılığına, duruluğuna perdedir. Ahmak insanları, “Etek dolusu altın verip şeytandan dert satın alanları”, “dünyaya demir attığını sananları, yer çekti, yuttu.”“Dünya altın kaplı kalp para gibidir; yani değersiz ve bir köpük parçası gibi olan bu dünya kalptır.( geçersiz) dir. Bu dünya o mutlak visale göre birer yük, azap ve zahmettir.

Dünya ahiret dengesini kurma, dünyanın mahiyeti, dünya sevgisi, dünya ve ahiret saadeti gibi konularda Hz. Mevlana ile ilgili şöyle bir olay nakledilmektedir: Selçuklu Sultanı Rükneddîn, Mevlâna'ya beş kese altın gönderip almasını arzu eder. Talebelerinden Mecdüddîn, Mevlâna'ya altınları arz edince; "Beni hakikaten seviyorsanız, bu altınları dışarıdaki çamurun içine atın! buyurur. Talebeleri bu emri derhal yerine getirirler. Dünyaya kıymet veren bazı kimseler, bu altınları almak için çamurun içinde aramaya başlarlar. Fakat üstleri, başları, yüzleri çamurdan görünmez hâle gelir. Mevlâna, talebelerine onların bu vaziyetlerini göstererek;"Bu altınlar, şu gördüğünüz dünya ehlinin üstünü başını batırdı- ğı gibi, âhiret ehli olanların da kalbini karartır, kirletir. Çeşitli günahlara sevkedip, ibadetlerden alıkoyar.

Bu sözlerimi yanlış anlamayınız. dünya için çalışmayınız demek istemiyorum. Dünya malının muhabbetini kalbinize koymayınız diyorum. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi âhirete çalışmak lâzım geldiğini herkes bilir. Burada dikkat edilecek nokta; hırs ve tama çukurlarına düşmeden kanaat üzere bulunmak-tır. Dünyada, âhiret saadeti için çalışmalı, kazan- malı, niyeti düzeltmelidir. Çünkü İslamiyet, insan lara faydalı olmayı emreder. En büyük saadet, en büyük, sermaye, helâlinden kazanıp, hayır ve hasenat yaparak âhirete göndermektir. Buna rağmen asıl sermaye, mal, mülk, para sahibi olmak değil, ilim, amel, ihlâs ve güzel ahlâk sahibi olmaktır." Buyurur.

Hz. Mevlâna'nın bir diğer tespiti de şudur: “Bu dünyada bulunan bütün şeyler, öbür dünyanın (ahiret) birer örneğidir. Yani bu dünyada görülen her şey ahiret için de böyledir. Mesela, zahmet çekmeden bir dünya işi müyesser olmadığı gibi ahiret işi de kolayca hallolmaz. Bunun için: "Dünya ahiretin tarlasıdır" denilmiş- tir. İnsan burada ne ekerse, orada onun semeresi- ni toplar. Bu dünyada aranılıp, kavuşulan huzur, tıpkı bir şimşek gibidir; çabuk gelir geçer. Dünya zevkleri misk kokusuna benzer, koku da (araz) geçici bir belirti olduğundan kalmaz. Geçici kokuyla yetinmeyerek ebedî miski arayan kimse doğru bir iş yapmış olur.”

Hz. Mevlâna dünyadan “Kendisini yeni gelin gibi gösteren kokmuş bir kocakarı” olarak söz eder. Mevlana'nın müşahedelerine göre dünya- nın rengine ve kokusuna aldanmamak ve zehirli şerbetini içmekten sakınmak gerekir. O bazen de dünyayı “Kendisine yeni gelin süsü veren büyücü kadına” benzetir. "Ona âşık olan zehirli şerbetin- den içer" diyor. Ona göre bu dünya zıtlıklar alemi- dir. Ahiret ise zıtların birbirinden ayrıldığı adale- tin tam tecelli edeceği bir yerdir.

“Kalb pehlû mîzened bâ-zer be-şeb
İntizar-ı rûz mîdâred zeheb”

“Gece, kalpazanın bahtı sahihin bahtsızlı- ğıdır. Karanlıkta iyiyle kötü, kalp altınla sahici olan kucak kucağadır. Kalp altın ister ki bu gece hiç bitmesin ve foyası ortaya çıkmasın. Saf altınsa gündüze âşıktır. Ta ki bulaşıklık töhmetinden kurtulsun, kadri kıymeti belli olsun. O gece dünyadır gündüzse ahiret. Bu âlemde hakla haksızlık, iyilikle kötülük, zulümle adalet iç içe kucak kucağadır. Ama hesap günü kurulacak terazi kimin kaç ayar olduğunu tek tek açıklaya-cak. O gün altın gibi bir gönül götürenlerin günüdür, gönül kalpazanlarının değil.”

“Bâki nur, bu aşağılık dünyanın ardındadır. Unutma ki; süt de kan nehirlerinin içinden akarak saf oldu.” “Bil ki ahiret deve kervanı, dünya da deve tüyüdür. Katara sahip olursan yün de deve de mal da sana gelir. Yünü alırsan deve senin olur mu?”

"Dünya nedir! Allah'tan gafil olmaktır.”
“Dünya uykudaki kişinin gördüğü rüyadır.”

Yani dünyanın gayr-ı meşru zevkleri insanı Allah'tan uzaklaştırır. Dünya bir rüya gibi gelip geçicidir. Geçici olan bu dünya ebediyeti arayan insan ruhunu tatmin eder mi?

Hz. Mevlana dünyayı kesben ( çalışmak, kazanmak için ) terk etmemek, kimseye avuç açmamak için çalışmak gerektiğini de şu sözleriyle ifade eder."İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir; kârsa çalışıp çabalamasından." "Kazanmak da ekin ekmeye benzer, ekmedikçe ona sahip olmaya hakkın yoktur."

"Hiç buğday ektin de, arpa verdiğini gördün mü." gibi sözleriyle Hz. Mevlana dostlarına çalışmayı öğütlerdi. Ayrıca Hz. Mevlana derdi ki: `Tevekkül ediyorsan, çalışmak hususunda da tevekkül et, kazan da sonra Allah`a dayan!`

Hz. Mevlana'nın yakın dostu Şems-i Tebrizi- den öğrendiği dünya ile ilgili hakikatlerden bazıları şunlardır:

“Şu dünya bir dağ gibidir. Ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.
Gönüller sultanı Hz.Mevlâna Celaleddin ölüm gününü “Hakk'a vuslat”, “Düğün günü” saymıştır.” Hz. Mevlâna (hicri 672 / miladi 17 Aralık 1273'te) Pazar günü akşamüstü Konya ufuklarında güneş gözden kaybolurken, bu fâni âlemden can ve beka âlemine göç etmiştir.

Mevlâna ölümünü “Şeb-i Ârus” sevgiliye kavuşma günü olarak kabullenmişti. Aslında Onun Şeb-i Arûsu, “ölmeden önce ölmekle” yani hayatın fani, zehirli bala benzeyen lezzetlerini sadece Allah için terk etmekle başlamış, ruhunu Rahmana teslim etmekle tamamlanmıştır.

Hayatı dahi Şeb-i Arûs olan Hz. Mevlana “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama, arif kişilerin gönlündedir, bizim mezarımız. Burada ölüm (olarak) tezahür ediyorsa da orada doğumdur” derken Hakk'a âşık olan kişilerin gerçekte ölmediklerini Baki-i Hakiki'ye kavuştuk larını ifade etmektedir.

Yine Rabbine, “Ölmek, şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra, seninle olunca da tatlı, candan da tatlıdır ölüm.” şeklinde seslenirken de aynı hakikati dile getirmektedir.

Hz. Mevlâna, “Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan.”der. Onun ölüm ve vuslat anlayışını, Kur'an-ı Kerim'in bir ayetinin ışığı altında anlamak mümkündür. “Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra ancak bize döndürüleceksiniz.”

Ayette geçen 'dönmek' kelimesi, Allah'a kavuşulacağını, 'vuslatı' açık bir ifadeyle 'müjdelemektedir. Bu müjdeyi benimseyen, ona sımsıkı sarılan Hz. Mevlâna, ölümü bir ayrılık değil, bir vuslat olarak kabul etmektedir. “Tövbesiz ömür, tümden can çekişmektedir; gelip çatan, adamı yaşayan ölü yapan ölümse, Allah'tan habersiz olmaktır. Ömür de Allah'la hoştur, ölüm de. Allah'a kavuşmadıktan sonra âb-ı hayat bile ateştir.”

“Ölümde adaletli ve dindar kimseler için hayat vardır.”
Ölümden, temiz ruhlara huzur ve sükûn gelir.
“Ömür bittiyse, Allah bir başka ömür verdi.
Geçici ömür kalmadıysa işte şuracıkta ölüm-süz ömür.'
Aşk bengisudur, dal şu suya, bu denizin her katresinde ayrı bir yaşayış var.”

“Ölümden önce ölün” emrine uyalım da Hz. Muhammed (s.a.v.) gibi, şu çıfıt nefisle cihada girişelim...”

Mevlana'nın ölüm konusundaki önemli bir tespiti de genellikle insanların ölümü yanlış anladıkları yönündedir. Ona göre “Ölüm korkutu cu bir şey değildir. Ölümden korkmak aslında kişinin kendisinden korkması demektir. Zira herkesin ölümü 'kendisi' gibidir ve ölüm, kişinin dünyadaki yaşantısı ile orantılı olacaktır.”

Hazret-i Mevlâna, “Ölüm bir ayna gibidir ve ona bakıldığında o, kişinin herkes tarafından görülebilen yüzünü değil, kişinin gerçek karakte- rini yansıtır. Eğer güzelsek yani güzel ahlaklı isek bu güzellik aynada oluşacak ve ayna bunu parlak bir şekilde güzel yansıtacak, fakat eğer 'kara' isek ayna da kara olacaktır.” Yani ölüm aynası da insanlara gerçek kimlik ve kişiliklerini göstermek tedir.” diyerek bu konuyu çok güzel bir benzetme ile aydınlatmıştır.

Hz. Mevlana'ya göre 'yokluk' anlamına gelen bir ölüm yoktur. Ona göre hayat ve ölüm birbirinin devamıdır. Aslında hepimiz bir 'varlık denizi' içinde yüzmekteyiz ve ölüm sadece, geçici bir varlık âleminden diğer ebedî bir varlık âlemine intikal sürecidir. Yani “Tatlı meyve yapraklar, dallar arasında gizlidir. Ebedi hayat da ölümün ardında.”
Yani asrımızın müceddidi Hz. Bediüzzaman- ın diliyle “Ölüm, idam ( yokluk ) değil, firak
(ayrılık) değil, belki hayat-ı ebediyenin bir mukaddimesidir, mebdei ( başlangıcı)dir. Vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır.” Yine asrımız müceddidi- nin başka bir ifadesiyle “Herkes âyinesinin rengine göre görür. Ehl-i iman için ölüm hakiki vatanına ve ebedi saadet makamına girmeye bir vasıtadır. Ehl-i dalalet için ölüm, idam-ı ebedîdir; hem o insanı hem bütün ahbabını ve akaribini asacak darağacıdır.” Yani ölümü ebedî var olmak olarak gören ebedi varlığı bulur, ölümü yokluk gören idam-ı ebediyi bulur.

Hz. Mevlâna bedeni ruh için bir hapishane gibi, ölümü de ruhun hapisten kurtulması gibi değerlendirmektedir. Ona göre ölüm, Allah'tan gelen ruhun yine O'na yükselmesidir. Çünkü insan ruhu bedende olduğu sürece geldiği ve döneceği âleme göre zindandadır. Nasıl zindanda olan insan hapishanenin yıkılmasından incinmez ve yıkanlara: “bu binayı niye yıkıyorsunuz?” diye karşı çıkmazsa, aynı şekilde insan da ölümle beden mülkünün viran olmasından incinmez, aksine sevinir. Nitekim Hz. Mevlâna şöyle der: “Sen yaşıyorum sanırsın. Aslında beden zindanın da mahpussun. Zindandan kurtulur, beden kuyusundan çıkabilirsen Yusuf gibi Mısır'a sultan olursun.”

O, ölümü bir mihenk taşı olarak da görür ve şöyle der: “Ölüm olmayan bir dünya, gerçek altınla sahte altının ayırt edilmesinin mümkün olmadığı bir çarşı gibidir.” Ayrıca şahane bir benzetmeyle Hz. Mevlana ölümü cevizin kabuğunun kırılmasına benzetir ve “Eğer içini tam olarak doldurmuşsa, bir ceviz kırılmaktan neden korksun ki?” der.

Hz. Mevlana'nın ölüm hakkındaki başka bir düşüncesi de “Ölmeden önce ölmek” gerçeğine yaptığı vurgudur. Bedenin ölümü bir gün hepimizin yüzleşeceği bir şeydir. Bedenin ölümünden önceki ölüm ise Hz. Mevlâna buna ilk vuslat diyor- benlik, bencillik, çıkarcılık gibi hayvanî arzulardan arınmaktır.

Aşk ve ümit deryası Hz. Mevlâna'yı Şeb-i Arûs (vuslat) yıldönümünde rahmetle anıyor, Yüce Allah'tan şefaatine nail olmayı diliyorum.

KAYNAKÇA:
1-Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1971;
2-Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, I, İstanbul 1977.
3- Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar
4- Doç. Dr. Emine Yeniterzi, Mevlana Celaleddin-i Rumi, T.D.V.Yay. 4. Baskı, Ankara, 2001,
5-Şura Suresi, 36.
6-Hilmi Yücebaş, Edebiyatımızda Mevlâna, (Konya İl Yıllığı) Konya 1973
7-Bediüzzaman Said Nursî İman ve Küfür Muvazeneleri
8-Mevlâna, Rubaiyyat,
9-Mesnevi,
10-Ankebut, 29/57
11-Alişan Özattila, Hak Aşığı Mevlâna Celaleddin


4 Haziran 2010 Cuma

Kur'ân'ın Mânevî Bir Tefsiri Mesnevi

Doç. Dr. Hüseyin Güllüce
Atatürk Üniv. İlâhiyat Fak. Öğrtm. Üyesi.



Hicrî 604-672, Miladî 1207-1273 yılları arasında yaşayıp, 66 yaşında sevgili Mevlâ’sına kavuşan, bu sene itibariyle vefatının 737. yıl dönümü münasebetiyle andığımız Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, İslâm güneşinin insanlık semasını aydınlatmaya devam ettiği 1400 seneyi aşkın zamandan beri, aynı semanın en parlak yıldızlarından biri olmuş ve olmaya devam etmektedir.

İnsanlık tarihinin mânen en karanlık dönemlerinden birini yaşadığımız bu günlerde de ışığını Kur’ân ve Allah Resulü’nden alan Mevlânâ, yolumuzu bulmak için bütün parlaklığıyla bizlere rehberlik etmekte, yolumuzu aydınlatmaktadır.

Mevlânâ’nın dün olduğu gibi bugün de bize en çok ışık saçtığı ve rehberlik ettiği eseri dünya klâsiklerinin en önemlilerinden biri olan Mesnevî-i Mânevî’dir. Mesnevî’ye bu değeri kazandıran özellik ise elbette ki onun sönmeyen mânevî bir güneş olan Kur’ân-ı Kerîm’in ve yine mânevî bir dolunay olan Hz. Peygamber’in değerli sözlerinin tefsiri ve izahı olması ve ışığını onlardan almasıdır. Mesnevî şarihlerinden İsmail Ankaravî, Mesnevî’ye yazdığı Şerhi’nin başında şöyle demektedir: “Mesnevî kitabını Kur’ân tefsîrleriyle, nebevî hadîslerden meydana gelen iki denizin birleştiği bir yer (mecma’u’l-bahreyn) yapan Allah’a hamdolsun.”2

İyi bir Mesnevî uzmanı olan Ankaravî’nin bu sözlerinin mânâsı şudur: Mesnevî, Allah’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’in bir tefsîri ve hadîs-i şerîflerin bir şerhi mahiyetindedir. Ancak, Mesnevî’nin asıl yazılış gayesi; müritler ve hak yolcuları için bir rehber ve irşâd kitabı olması nedeniyle, bilinen ve müteâref tefsîr kitaplarından ve hadîs şerhlerinden farkı vardır.

Mesnevî’ye “Mağz-ı Kur’ân” (Kur’ân’ın özü) de denilmiştir.3 Bu söz Mesnevî için tâ yazıldığı yüzyıldan beri söylenegelmiştir. Bu sözün mânâsını, asrımızın ilim adamlarından Ali Nihat Tarlan şöyle açıklamaktadır: “Mesnevî’ye “Mağz-ı Kur’ân”, yani “Kur’ân’ın içi ve özü” derler. Eğer böyle bir teşbîhe cevâz verilirse, Kur’ân bir gül bahçesi, Mesnevî ise gülyağıdır. Gülyağında gülün şekli, zerâfeti, harikulâde tenâsüp ve âhengi yoktur. Fakat onun rûhu vardır. Birincisi Allah, ikincisi kul işidir. Gül şekil ile rûhtur. Gülyağı yalnız rûhtur. Bir kaç damla gülyağında bir gülistan mucizesini görebilecek gözler, onun üzerine eğilebilirler.”4

Mesnevî’yi baştan sona, kendi vezninde, manzûm olarak Sultan Ahmed zamanında Osmanlıcaya çeviren Süleyman Nahîfî ise: “Hz. Mevlânâ’nın bu güzel Mesnevî’si, ilim esnafının tahkîk madenidir. Mesnevî beğenilen bir güzeldir. Bîbedeldir, güzeldir, sevgilidir. Lakin herkese cemâlini arz etmez. Sohbetinin mahremleri, hâl sahipleridir. Cahiller onun güzelliğini, cemâlini inkâr edicidirler. Vâsıllarsa, hüsnünün şevkinden nasiplenmişlerdir.”5 derken, Mesnevî’yi anlamak, ondan faydalanmak için hâl sahibi olmanın gerektiğini belirtmek istemiştir. Yine Mesnevî uzmanlarından Cevrî Dede de Mesnevî hakkında,

“Kitâb-ı Mesnevî kim, nüsha-i ilm-i hakîkattir.
O kim, mânâsını idrâk eder, sahib-i kerâmettir.
Serâpâ şerh-i remz-i nükte-i mânâ-i Kur’ân’dır.

Beyan eyler usûl-i dini, her beyti bir âyettir.”6 demekte; Mesnevî’deki beyitlerin gerçek mânâlarını anlama hususunda ise şunları söylemektedir:

“Ne Kâşânî bilir, te’vîl ve mânâsın ne Cürcânî
Eğer ki, onların her biri, bir sâhib-i fazîlettir.
Meğer feyz erişe Mollâ Celâleddîn-i Rûmî’den
Ki, zira ol edîb-i âlim gayb-ı hüviyyettir.”7

Bediüzzaman Said Nursî de Mesnevî’nin tefsîr kitapları içindeki yerini şöyle belirtir: “Selef-i Sâlihîn’in bıraktığı kudsî tefsîrler iki kısımdır: Bir kısmı, ahkâma dair tefsîrlerdir. Diğer bir kısmı da âyât-ı Kur’âniyyenin hikmetlerini ve iman hakikatlerini tefsîr ve izah ederler. Selef-i sâlihinin bu türlü tefsîrleri çoktur, hususen Gavs-ı A’zam Şâh-ı Geylânî, İmam-ı Gazâlî, Muhyiddîn-i Arabî, İmam-ı Rabbânî gibi zevât-ı kirâmın eserleri bu kısım tefsîrlerdir. Bilhassa Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîfi de bu tarz bir nev’i mânevî tefsîrdir.”8

Mevlânâ, Mesnevî’nin mukaddimesinde, bu eserini “Keşşâfu’l-Kur’ân” yani “Kur’ân’ın mânâsını keşfedip açıklayan bir kitap” olarak tavsif etmektedir. Bunu demesinin sebebi şudur: Mesnevî, diğer tefsirlere nazaran daha çok Kur’ân’ın asıl maksadını açıklamakta ve izah etmektedir. Kur’ân’ın asıl maksadı ise insana hakikatini haber vermek ve onun nereden gelip nereye gitmekte olduğunu bildirerek, bu duruma uygun hareket etmesini sağlamaktır.

Kur’ân-Mesnevî münasebetine dair bizzat Mevlânâ şöyle bir karşılaştırma yapar: “Şunu bilmek lâzımdır ki, Kur’ân, güzel yüzlü, latif sözlü, türlü elbise ve ziynetlerle süslenmiş, hatadan ve kusurdan hâlî, şek ve şüpheden arı duru bir gelin gibidir. Fakat gayret ve ibret peçesi altında gizli kalmıştır. Nitekim buyurmuşlardır ki: ‘Kur’ân gelini, yüzündeki peçeyi, iman başkentini (kalbi) kavgadan, gürültüden (mâsivâdan) temizlenmiş, sakin gördüğü vakit açar.’ Bizim Mesnevîmiz de böyle manevî bir dilberdir. (...)”9

Mesnevî’yi anlayabilmek için ise şu hususların gereğini vurgular: “Mesnevî’nin nurlarla dolu sırlarını ve inceliklerini anlamak (ve onda geçen) âyetlerin, hadîslerin mânâlarını, hikâyelerinin tertibini, aralarındaki münasebetleri kavramak için, büyük bir itikad, devamlı bir aşk, tam bir istikamet, selim bir kalb, son derece keskin bir zekâ ve anlayış ile birçok muhtelif ilimleri bilmek lâzımdır ki, onun içinde insan seyredebilsin ve onun sırrının sırrına ulaşabilsin. Eğer kişi sâdık bir âşıksa, bu vasıtalar olmadan da Mesnevî’yi anlamak hususunda, aşkı ona kılavuzluk edebilir ve bir menzile erişebilir. Allah, başarı sağlayıcı, doğru yolu gösterici, insanların yardımcısı ve idarecisidir.”10

Osmanlı döneminin son edebiyat tarihçilerinden Nihat Sami Banarlı, bu hususta şu açıklamayı yapar: “Mesnevî’yi, Kur’ân-ı Kerîm’in şiir ve hikâye sanatı ile ve Mevlânâ tarzı bir duygu ve düşünce üslûbuyla ifadelenmiş, manzûm tefsîri diye karşılamak mümkündür. Mevlânâ, Mesnevî vasıtasıyla öğrettiği Allah’a varma yollarını Kur’ân’dan âyetler getirerek, Hz. Muhammed’den hadîsler hatırlatarak ve bunları derin anlayışlarla açıklayarak tanıtmak sevgisindedir.”11

Bu bahsedilenlere hem bir delil hem de birkaç örnek teşkil etmesi bakımından Mesnevi’de geçen âyet tefsirlerinden şunları gösterebiliriz:

1. “Ve düşün ki, Rabbin, Meleklere: ‘Ben yeryüzünde muhakkak bir halîfe yaratacağım’12 dediği vakit melekler: ‘Biz hamdederek Sen’i tesbih ve takdis edip dururken, orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek bir mahlûk mu yaratacaksın?’ dediler. Allah da ‘Şüphesiz ki ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim.’ dedi.” (Bakara, 2/30)

Mevlânâ, Yüce Allah’ın insanı kendisine halîfe yapmasının hikmetini, insanın Allah’a tam bir mazhar/meclâ oluşu ile açıklamakta ve bu halîfeliğin yeryüzündeki seyrini şöyle anlatmaktadır:

“Cenâb-ı Hak, kemal sırrına ayna olmak üzere, bir gönül sahibini halîfe edindi. Ona hadsiz hesapsız safâlar ihsan etti. Sonra da ona zulmetten bir zıt yarattı. Siyah ve beyaz iki bayrak yaptı. Biri Âdem’di, biri yol kesen İblis. Bu iki asker arasında nice meşhur savaşlar oldu. İkinci devrede Hâbil idi. Onun temiz nurunun zıddı Kâbil’di. Böylece bu iki adalet ve cevr bayrağı, devir devir Nemrud’a kadar vâsıl oldu. O, İbrahim’in zıddı ve hasmı oldu. İki asker, birbirine düşman kesilip çarpıştılar. Savaşın uzamasından hoşlanmayınca iki hasmın arasını ateş ayırdı. O ikinin müşkili halledilsin diye ateş, hem hakem, hem de hizmetkâr oldu. Devir devir, asır asır bu iki bölük, ta Firavunla Mûsâ’ya kadar, nice yıl aralarında savaştılar. Haddi geçip usanç artınca, Cenâb-ı Hak, hak kimindir belli olsun diye deniz suyunu hakem yaptı. Böylece Mustafa (sas)’nın mübarek devrine kadar devam etti. O’na da Ebu Cehl, cefaya kalkıştı.”13

2. Mevlânâ’nın eserlerinde âyetler, birçok tefsir metodunun birlikte kullanılması ile açıklanıldığı gibi, bir veya iki metot ile de tefsir edilmektedir. Meselâ gelecekteki âyetlerin tefsiri dirayet ve işârî tefsir metotlarının bir arada kullanılması ile yapılmıştır.
“Ey örtünen! Gecenin birazı hariç olmak üzere kalk! Gecenin yarısında kalk, yahut yarısından biraz eksilt, yahut artır. Kur’ân oku, yavaş yavaş, güzel güzel...! Çünkü biz senin üzerine ağır bir söz vahyedeceğiz...” (Müzzemmil, 73/1-5)

“Ey Abasına Bürünüp Yatan (Peygamber)” Âyet-i Kerimesinin Tefsîr-i Şerîfi:

Şu cihetten Peygamber’e, abaya bürünen vasfı verilip, “Ondan çık!” emri geldi. Yüzünü örtüp gizlenme, zîrâ cihan bir beden, sense onun aklısın. Kuru iddiacılardan gizlenme, meydana çık, sen ki, vahiy mumuyla nurun tâ kendisi oldun, “Geceleri kalk”, çünkü mum da şüphesiz geceleri ayakta durur. Aydın gün bile sensiz geceye döner; lütfun olmasa aslan hummaya tutulur. Safâ denizinin gemisi senin hükmünde; çünkü ey Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem) Sen, ikinci bir Nuh’sun. Akıllılar, yol için bir yol bilen ister, bâhusus bu yol, deniz yolu olursa. Kervan yolunu kaybetmiş, bir bak! Her taraf gemicilik taslayan gulyabanilerle dolu. Sen vaktin Hızır’ı, gemilerin imdadına yetişensin; İsa gibi yapayalnız yürüme! Sen ki, bu cemiyette güneş gibisin, bizden kesilip halvete girmen canları karartır. Halvetten cemiyete gel, bizden yüzünü çevirme. Hidayet, Kâf Dağı; Sen’se, Hümâ’sın. Dolunay geceleyin gökte dolaşırken, onun seyrini, köpeklerin ulumaları men edemez. Kınayanlar da senin dolunayın nuruna karşı, köpekler gibidir, yüceliğine karşı havlar dururlar!.. Bu köpekler, “ensıtû-susunuz” emrine14 karşı sağırdırlar; kıskançlıklarından dolunayına havlarlar! Ey hasta gönüllerin şifası, sağıra kızıp körün değneğini alma. “Yolda köre mukayyed olan, Hakk’ın yüzlerce ecrine nail olur. Kim bir köre kırk adım delil olursa o, Mevlâ’nın ğufranına erişir.”15 diye Sen buyurdun. Öyleyse ey meded edici, bu cihanda bunca katar katar körlere rehber ol. Sen ki, doğru yolu göstericisin, doğru yolu gösterenin de işi budur; vaktin matem çekenleri seninle şâd olsun. Ey Hak’tan sakınanların önderi, bu hayale dalanları hakikate sen götür…”16

Verilen örneklerde de görüldüğü gibi gerçek bir İslâm âlimi ve mutasavvıfı olan Mevlânâ, ortaya koyduğu misyonu ve eserleriyle Kur’ân ve nebevî hadîslere hizmet etmiş, onları izah etmiştir. Bu yüzden onu, Kur’ân’ı açıklayan bir müfessir; eserlerini bilhassa Mesnevî’yi de bir tefsir kitabı olarak değerlendirmek yerinde olacaktır. Nitekim Mevlânâ’nın 20. yüzyıldaki takipçisi ve talebesi sayılan Muhammed İkbal’in, “O ki Pehlevî (Farsça) dili ile Kur’ân (a tefsir) yazmıştır”17 ve Nihad Sami Banarlı’nın “… Bu yüzdendir ki, onun büyük Mesnevî’si hakikatte ve hemen baştan sona kadar Kur’ân-ı Kerîm’in Mevlânâ çapında bir evliya tarafından yapılmış heybetli bir tefsiridir.”18 şeklindeki ifadeleri, Mesnevî’nin Kur’ân-ı Kerîm ile olan sıkı ve yakın ilgisini ve ayrıca diğer Kur’ân tefsirleri arasındaki yerini göstermesi bakımından dikkate değer ifadelerdir.

Şunu da belirtmek gerekir ki Mevlânâ’nın eğitim-öğretim açısından önemi büyük olan temsil ve hikâyelerle Kur’ân’ı tefsir etmesi, üslûp olarak da şiir dilini kullanması, Mesnevî’nin bu yönünün bir kısım gözlerden kaçmasına, dolayısıyla asıl gayesinin anlaşılamamasına sebep olmuştur.

18 Ocak 2008 Cuma

MEVLÂNÂ'NIN HZ. MUHAMMED (SAV)'E SEVGİSİ ve BAĞLILIĞI

Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu

Mevlânâ Celâleddin Rûmî Hz. Peygambere candan bağlıdır. Mevlânâ’nın, Hz. Muhammed (sav)’e olan derin sevgi, saygı ve bağlılığı şu nedenlere dayanmaktadır:

İsminin ve hatırının büyüklüğü.
Üstün, değerli, saygın ve etkileyici kişiliği.
Güzel ahlâkı, ilâhî ihsan ve ikrama nail olması, taşıdığı büyük misyon ve mesajının evrenselliği.

Mevlânâ Celâleddin er-Rûmî (1207–1273), hayatını ilme, irfana, ahlâka kısacası Hakk’a ve halka adamış gönül ve hizmet eridir. Hz. Peygamber’in güzel ahlâkını kendisine örnek alan Mevlânâ, bütün eserlerinde insanlara fazilet ve meziyet yollarını öğretme çabası içindedir.
Mevlânâ, eserlerinde, peygamberlere, onların mücadelelerine ve ahlâkî güzelliklerine sıkça temasta bulunur. O, Kur’ân’da adı geçen hemen hemen her peygambere şu veya bu yolla değinir. O, Hz. Peygamber’i anlatırken ağırlıkla Kur’ân’a, hadislere, tarihî olaylara ve rivâyetlere dayanır. Rûmî, bu malzemeyi, derin aşkının şiirsel ifadelerini de katarak zengin bir anlatımla değerlendirir. Onun, eserlerinde, peygamberimizi en çok, sırasıyla Ahmed, Muhammed, Mustafa, Peygamber, Rasul, Ahmed-i Muhtâr, Nebî, Allah Elçisi, Peygamberler Ulusu, Sultan, Padişah ve Yâsîn adlarıyla andığını ve anlattığını görürüz.

HZ. MUHAMMED (SAV)’İ ANLAMA
Hz. Muhammed (sav)’i anlamak büyük bir şeydir. Hz. Peygamberi gerçek anlamda anlayana ve onun yolunu izleyene yardımlar ve bol bağışlar vardır. Bunlara rağmen Mevlânâ, onu herkesin hakkıyla anlayamadığından şikâyet eder ve Hz. Peygamberi doğru anlayabilmek için cehâleti, önyargıları, kibri, hırsı ve yanlış muhakemeyi terk etmeyi gerekli görür.

Ancak gönlü kötü olan, onun işlerini kendi bilgisizliğine, kendi hırsına göre mukayese eden kişi onun hakkında böyle (toprak zapt eden şeklinde) bir şüpheye düşer.
Sarı camdan bakarsan güneşin nurunu sapsarı görürsün.
O gök ve sarı camı kır da eri ve tozu gör!

MEVLÂNÂ’NIN HZ. MUHAMMED (SAV)’E SEVGİ, SAYGI VE ÖVGÜSÜ
Mevlânâ'nın birkaç yerde tekrar ettiği şu mısraları, ilk etapta sevgilisi Hz. Muhammed (sav) için söylediği anlaşılmaktadır. Bu mısralarda o, sevdiğine olan özlem duygularını, kavuşma isteğini ve bu husustaki çaresizliğini dile getirmektedir.

Yel beni size götürseydi,

Yellerin eteklerine sarılırdım.

Sizi öylesine özledim ki, kuştan daha tez uçar-gelirim size;

Ama kanadı kesik kuş, nasıl uçabilir?

Hasret çekmeye alışmış olan Mevlânâ’nın Hz. Peygambere duyduğu özlemin, Şems-i Tebrizî’ye ve diğer sevdiklerine karşı duyduğu özlemden çok daha fazla olduğu anlaşılmaktadır. O, Peygamberimize duyulan hasreti, şu kısa anekdotu aktararak, şöyle dile getirmektedir:

Hannâne direği Peygamberin ayrılığı yüzünden akıl sahipleri gibi ağlayıp inliyordu.

Peygamber, “Ey direk ne istiyorsun? Dedi. O da “Canım ayrılığından kan kesildi.

Bana dayanıyordun, şimdi beni bıraktın, minberin üstüne çıktın” dedi...

Mustafa, gönlümüzü yol etmez, gönlümüzde olmaz, gönlümüze dayanmazsa, feryat etsek de, Hannâne direğine dönsek yeridir.

Peygamber, hutbe okurken bir hurma ağacı dalına dayanırdı. Mescitte onu dinleyenler çoğalınca, mübarek yüzünü göremedikleri gerekçesiyle bir minber yaptılar. O, minbere çıkınca, mescidin direklerinden biri olan o hurma direği Hz. Peygamberden uzağa düştüğü için inlemeye başladı. Nihayet Peygamber minberden inip inleyen anlamına gelen, bu “hannâne” direğine elini koyunca direk susmuştur. Mevlâna yukarıdaki ifadelerinde bu hâdiseye telmihte bulunmaktadır.

Mevlânâ, hasret acısı çektiği bu dünya zindanından kurtulup, bir an evvel Allah’ın sevgili dostu Hz. Muhammed (sav)’in yanına dönmeyi, ona kavuşmayı heyecanla bekler.

Hz. Muhammed (sav)’in söz konusu edildiği yerlerde Mevlânâ’nın üslûbunun, ayrı bir saygı, incelik dolu olduğunu görürüz. O, yaşantısıyla olduğu gibi diliyle de Hz. Peygambere daima hürmet ve muhabbet dolu olmuştur. Hz. Muhammed (sav)’in adının geçtiği hemen hemen her yerde, İslâmî gelenekte olduğu gibi, “Allah’ın rahmeti ve esenlik O’na” şeklinde salât ve selâmda bulunarak, sevgi ve saygısını dile getirir.

O, öyle bir kişiydi ki imtihan günü (yani Miraç’ta) yedi göğün hazinesine karşı hem gözünü yumdu, hem gönlünü kapadı.

Onu görmek için yedi kat gök uçtan uca hurilerle meleklerle dolmuştur.

Hepsi kendilerini, onun için bezemişti, fakat onda sevgiliye aşktan, sevgiliye meyil ve muhabbetten başka bir hevâ ve heves nerede ki?

O, Tanrı ululuğuyla, Tanrı celâliyle öyle dolmuştu ki bu dereceye, bu makama Tanrı ehli bile yol bulamaz.

“Bizim makamımıza ne bir şeriat sahibi bir peygamber erişebilir, ne melek, hatta ne de ruh” dedi, artık düşünün anlayın.

“Göz Tanrı’dan başka bir yere şaşmadı, meyletmedi” (Necm53/17) sırrına mazharız, karga değiliz, âlemi renk renk boyayan Tanrı sarhoşuyuz; bağın, bahçenin sarhoşu değil” buyurdu!

Nerde bir ağaç ve taş varsa Mustafa’yı görünce apaçık selâm verdi...

Ay, onun ay yüzünü görünce iki parça olmuştur.

O, iyi işlerde imam olan; keremlere, kerâmetlere düzen verendir.

Kısacası Hz. Muhammed (sav), devranın eşsiz eri, zamanının şaşılacak serveri, halkı yüce işlere çağıran, bütün halka Allah’dan bir rahmet olan, sırların en eşsizlerine mahrem bulunan hidayet ve takva imamı, Ulu Tanrı’nın sırrı, onun tertemiz mazharı; Hakk’ın, şeriatın ve dinin celâlidir.

Olgunluğuyla yüceliğe ulaştı,

Yüzünün güzelliğiyle karanlıkları aydınlattı.

Bütün huyları güzeldir

Rahmet ona ve soyuna!

MEVLÂNÂ’NIN HZ. MUHAMMED (SAV)’E BAĞLILIĞI

Mevlânâ Celâleddîn er-Rûmî, Allah’a ve O’nun gönderdiği son elçi olan Hz. Peygambere candan bağlı biridir. O, meşhur rubâisinde Allah’a ve Hz. Muhammed (sav)’e olan bağlılığını şöyle haykırır:

Canım tenimde oldukça Kur’ân’ın kölesiyim ben, Tanrı’nın seçkin Peygamberi Muhammed’in yolunun toprağıyım.

Her kim benden, bunun dışında bir söz naklederse hem o sözden şikayetçi olurum hem nakledenden.

Onu Onaylama Gereği

Mevlânâ Celâleddin, Hz. Muhammed (sav)’in daha çocukken bazı olağanüstü özellikler taşıdığını, Kâbe’deki büyük putların bile onun risâlete hazırlandığını bildiklerini, mucizevî bir şekilde bir bebeğin bile Hz. Peygamberi tanıdığını, bundan dolayı Hz. Muhammed (sav)’i onaylamada tereddüt gösterilmemesi gerektiğini, Mesnevî’de uzunca anlatmaktadır.

Müşriklerin, Hz. Muhammed (sav)’in sadeliği, güvenirliği, bildirdiklerinin hak ve doğruluğu, bunlara ilâve olarak da insanları bir benzerini ortaya koymakta âciz bırakan mucizelerine rağmen onu tasdik etmemeleri, haklı ve rasyonel nedene değil, duygusal nedenlere dayanmaktadır. Onlar âdeta dogmatik inançsızlık örneği sergiliyorlardı. Bununla ilgili olarak Mevlânâ bir çok örnek vermektedir. Ona göre inkârcılar, son nebi Hz. Muhammed (sav)’i çok iyi tanımalarına rağmen, kıskançlıkları yüzünden onu tasdik etmezler.

...
Makalenin Tamami:
http://www.sonpeygamber.info/tr/content/view/266/1071/lang,tr/

10 Aralık 2007 Pazartesi

Mevlâna'da Aşk ve İlim

Hüseyin ÖZCAN

Çağının ve yaşadığı coğrafyanın sınırlarını aşan Mevlâna; sufi kimliğinin yanı sıra, âlim, şair ve mütefekkir bir şahsiyettir. O düşüncelerinin merkezine insanı ve ilahî aşkı yerleştirmiş, bütün dünya insanlığını muhatap alarak eserlerini meydana getirmiştir. Mevlâna’nın yaşadığı dönemden sekiz asır sonra bile düşüncelerinin rağbet bulmasında, eserlerinin günden güne artan ilgiyle okunmasındaki sebepler arasında ilim anlayışı ile aşka bakış açısının önemli bir yeri vardır.

Bugün Amerika’da Mevlâna’nın eserleri en çok satan kitaplar arasında yer almaktadır. Mevlâna ve Mevlevîlik Batılı aydınlar arasında da ilgiyle takip edilmekte ve olumlu etkiler uyandırmaktadır.

Mevlâna hakkında araştırma yapan bazı kişiler ona hümanist, filozof vb. birtakım sıfatlar ekleyerek onun gerçek kimliğini gözardı etmektedirler. Aslolan Mevlâna’nın iyi bir Müslüman olduğudur. Ondaki güzelliklerin kaynağı mensup olduğu İslâm dininden kaynaklanmaktadır. Ona eklenen hiçbir sıfat bu hakikati gölgelememelidir. Mevlâna’nın hayatta iken söylediği şu sözler kimliğini açıkça göstermektedir: “Canım bedenimde oldukça Kur’ân’ın kuluyum, Muhammed Mustafa’nın yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden başka bir söz naklederse; ondan da şikâyetçiyim ben, bu sözden de şikâyetçiyim.”

Bu ifadelerde de açıkça görüldüğü gibi onun temel referans kaynakları Kur'ân-ı Kerim ve Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemdir.

Mevlâna, Türk tasavvuf hayatının önemli ve etkili bir sufisidir. Onun tasavvufî görüşlerinin oluşmasında önemli rol oynayan üç temel şahsiyet ve bu şahısların mensubu olduğu üç düşünce sistemi vardır. Bunlar: Muhyiddin Arabi - Vahdet-i vücud Mektebi, Necmeddin Kübra - Kübrevilik ile Melametilik; Şems-i Tebrizi - Kalenderilik’tir.

Yaşadığı devrin birtakım sosyal ve siyasî karışıklıkları karşısında Mevlâna her zaman huzur ve sükûnetin temsilcisi olmuş, halka ümit ve güven telkin etmiştir. Zamanında başka dinlerin mensuplarıyla da iyi diyaloglar kuran Mevlâna, onların gönüllerini fethetmesini bilmiştir. Eserleri incelendiğinde de herkese kucak açan, bu kuşatıcı bakış açısı görülmektedir.
Mevlâna ve Aşk
Kelime olarak aşk, sarmaşık demektir. Bir nesnenin bir nesneyi sarmasıdır. Maşuk da âşıkını sarmaşık gibi saracaktır. Bu sarış, âşığın maşukta yok olmasıyla son bulacaktır. Sarmaşık nasıl sarıldığı yeri kaplarsa, aşk da girdiği kalbi, daha doğrusu kalpten başlayarak insanın bütün vücudunu sarar. Aşk, her durum ve hâliyle kişiyi hakikate erdirir. Sevmenin ne olduğunu öğretir. Mevlâna’ya göre aşk, öyle bir kimyadır ki o ancak can madeninde bulunur. Aşk, varlığın en esaslı, en sırlı sebebidir.

Kudsî hadis olarak da ifade edilen bir beyanda Allah Teala Hz. Peygamber salllallahu aleyhi ve selleme: “Sen olmasan, sen olmasan; bu gökleri yaratmazdım.” şeklinde hitap eder. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Allah celle celâlühün en sevgili kuludur, habibullahtır. Bu sebeple kâinatın mayasının aşk olduğunu söyleyebiliriz. Yine, kudsî hadis olarak aktarılan bir başka beyanda yer alan “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim ve halkı (âlemleri ve insanı) yarattım.” ifadesi de insanın yaratılmasındaki yegâne maksadın Allah’ı tanımak, sevmek ve kulluk etmek olduğunu açıkça anlatır. Mademki kâinatın yaratılışı ve devamı sevginin neticesidir, öyleyse her insan bu sonsuz sevgiden nasibini almalıdır. Bu düşünceden hareketle Mevlâna, her insanın bu sevgi dairesine dâhil olmasını hedefler. Ancak bu sevgi; yaratıcıyla, kâinatla ve insanlıkla bütünleşen, hiçbir zaman azalmayan ve zedelenmeyen hakiki bir sevgi olmalıdır. Tasavvufta “kesbî” olarak nitelenen bu sevgi; mecâzî veya beşerî aşk değil, “İlahî aşk”tır.

Mevlâna, tasavvufun tanımı için şöyle der: “Tasavvuf aşk ve vecdle ilahî vuslata erişmektir. Can ve beka âlemidir.” “Aşk ve vecd ile ilahî vuslata ermek” yani bu tanıma göre tasavvuf, seven ile sevilenin birleşerek tek vücut hâline gelmesidir. İki iken bir olmaktır. Tasavvufun özü aşktır. Tasavvuf coşkun bir aşk hâlidir. Mevlâna da tanımında bu hakikate işaret ediyor. Tasavvufî manada aşk ve vecd hâlini yani coşkunlukla Hakk’a ulaşmak olarak tanımlamıştır.

Mevlâna, “Aşk deliliktir biz delinin delisiyiz.” der. Aşk duygusu o kadar ulvî bir duygudur ki fâni varlık karşısında duyulan, hissedilen her şey bu merhalede teslimiyete ulaşacaktır. Artık kişi hakiki varlık karşısında sonunun mutlu bir şekilde biteceğini ümit ederek ilahî aşk yolunda yürümeye başlayacaktır. Yani Allah celle celâlühün tecellisi olan kul, kendi benliğinden sıyrılıp mutlak hakikatle birleşecektir.

Mevlâna, bu aşkın en son merhalesi için ise şöyle der; “Eğer benden başka senin gözlerinde sen kendi nakşını görürsen onu hayal bil, defet, sür gitsin. Bu aynı zamanda vahdet-i vücud yani vücut birliği, iki iken bir olma hâlidir. Mesnevi’de şöyle bir hikâye anlatılır: Birisi geldi sevgilinin kapısını çaldı. Sevgilisi “kimsin?” diye sordu. Kişi “benim” deyince “git” dedi. Şimdi zamanı değil burada ham kişinin yeri yok. Ham kişiyi ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir? İkiyüzlülükten kim kurtarabilir? O yoksul gitti tam bir yıl yollara düştü. Sevgilinin ayrılığı ile kıvılcımlar saçarak cayır cayır yandı. O yanmış yakılmış kişi pişti olgunlaştı. Geri geldi yine sevgilinin kapısına dayandı. Korku ve edeple kapının tokmağına dokundu. Sevgilisi “kapıdaki kim?” diye bağırdı. Adam “A gönüller alan, kapıdaki sensin!” dedi. Sevgilisi “Mademki bensin gel içeri gir; zira ev dar, iki kişi sığmıyor” dedi.

Mevlâna bu birlikteliği şu şekilde özetler: “Senin gözün gönlüme göz olunca bu görmeyen gönül göz kesildi. Gözün ta kendisi oldu.”Mevlâna’ya göre sözün menşei üçtür: nefis, akıl ve aşk. Nefisten gelen söz, bulanık ve tatsızdır. Aklın sözü, akıllılarca makbuldür ve birçok faydaların kaynağıdır. Aşkın sözü ise söyleyeni mest, dinleyeni kendinden geçirip neşelendirir.

Aşk ile tasavvufî mertebeler aşılacaktır: Mevlâna “Yedinci kat göğün üstüne çıkmak istiyorsan aşk, bir güzel merdivendir a oğul!” derken bu hakikate işaret eder. Allah celle celâlüh katında aşkın değeri çok üstündür. Mevlâna “Kıyamette namazları, oruçları, sadakaları getirip teraziye koyarlar. Fakat aşk teraziye sığmaz. Bu yüzden asıl olan aşktır ” der. Ayrıca herkesi âşık olmaya davet ederek “Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız bir kuş gibidir, vah ona!” diyerek aşka meyli olmayanlara acımaktadır. Hâsılı, kâmil bir ubudiyet içinde olan kulun nihaî hedefi ilahî aşk olmalıdır. Aşk yolunun peygamber yolu olduğunu belirten Mevlâna, “Aşksız yaşama ki, ölü olmayasın; aşkla öl ki diri olasın.” sözleriyle bu manadaki aşkın kişiyi ölümsüzleştirdiğini ifade eder.

Mevlâna “İlahî aşk ateşi gelip de, kendinden başka ne varsa yakıp yandırırsa, işte o zaman gönlünde ne varsa, yanınca sevin, tatlı tatlı gül” sözleriyle aşkta esas olanın sevgiliden başkasını düşünmeme ve ilgilenmeme olduğunu anlatır. Aşkın varlığı, kalpte sevgiliden başkasını yakar ve yok eder. Aşkın aslı yok olma, kendi benliğinden geçmedir. Gerçek aşka ulaşanlar geçici aşklara meyletmezler. Hakiki aşk kalpteki diğer sevgilerin tamamını yok edecektir. Nitekim Kur'ân’da “Allah, hiçbir adamın içinde iki kalb yaratmamıştır.” mealindeki ayetle de hakiki aşkta, kalbin mutlak sevgiliyle dopdolu olması gerektiği anlatılır.

Her güzelliğin kaynağını aşka bağlayan Mevlâna şöyle der: “Aşk olmayınca neşe ve sevinç artmaz. Aşksız olursa en güzel vücut bile salınamaz. Buluttan denize yüz damla düşer ama aşk harekete gelmedikçe hiçbiri sedefte inci olamaz. Dünyanın her parçası aşktır. Eğer gökyüzü âşık olmasaydı göğsü gönlü böyle saf lekesiz olur muydu? Eğer güneş de âşık olmasaydı onun yüzünde bir parıltı bu ışık olur muydu? Yeryüzü ve dağ âşık olmasalardı her ikisinin gönlünden bir ot bile bitmezdi. Eğer deniz aşktan habersiz olsaydı böyle dalgalanabilir miydi? Elbet bir yerde donar kalırdı.”Aşkın hayat verdiğini, gönülleri yumuşattığını söyleyen Mevlâna Celaleddin Rûmî, Divan’ında aşkla ilgili şunları söyler: “Âşıkların gönülleri ateşe benzer, bedenleri mangala. Aşk uçuşuna dünya dardır. Aşkla, taş yürekler bile yumuşar, yumuşar da gönül taş bile olsa mücevher kesilir. Aşk yüreklere hayat verir. Aşk atına bin, artık yolu düşünme çünkü aşk atı pek rahvandır.”

Aşkın bedeli sevgili uğruna canını verebilmektir. Mevlâna, “Aşka tutulan can derdine düşmez” der.

29 Mayıs 2007 Salı

MEVLÂNÂ’NIN ÜSLÛBU, METODU ve EDEBİYATIMIZDAKİ YERİ

Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu
Dokuz Eylül Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt.Üyesi
Yeni Umit Nisan-Mayis-Haziran 2007

Mevlâna Celâleddin er-Rûmî hazretleri üzerinden asırlar geçmiş olmasına rağmen O, bugün bile bizi duyuyor, dinliyor, hislerimizi paylaşıyor ve problemlerimize çareler sunuyor gibi bir aşkınlığın sesi-soluğu durumunda. O, geçmişte yaşamış biri; ama yedi asır sonra dahi halâ içimizde dipdiri.. ziyasını Hazreti Ruhu Seyyidi'l-Enâm (aleyhi ekmelü't-tehâyâ)'dan alan ve günümüze kadar değişik dalga boyundaki tayflar hâlinde her yana yayan bir nur adam...

Yazinin Linki

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı