sosyal hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyal hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2017 Pazartesi

Güzellik Üzerine


Metin Karabaşoğlu
İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ şu kâinatın en açık gerçeklerinden biri, gerçeklerin nisbî ya da göreceli niteliğidir. Bu kâinat, ya siyah ya beyaz, ya güzel ya çirkin, ya iyi ya kötü, ya aydınlık ya karanlık gibi mutlak, kesin ve keskin ayrımların diyarı değildir. Bilakis, siyahın ve beyazın, güzelliğin ve çirkinliğin, iyinin ve kötünün, aydınlığın ve karanlığın dereceleri vardır.
Kâinatın neden bu durumda yaratılmış olduğu sorusuna selim kalblerin ve müstakim akılların asırlar boyu veregeldiği ortak bir cevap vardır: Çünkü, kâinatın yaratılış amacı böyle bir derecelilik içinde gerçekleşir. Bu kâinat, kendi güzelliğini, mutlak ve sınırsız isim ve sıfatlarını görmek ve göstermek isteyen bir Zât-ı Zülcelâl tarafından yaratılmıştır; ve onun bu sırrı gerçekleştirmek üzere yarattığı insan, bunu ancak bir ‘nisbîlikler,’ ‘derecelilikler’ dünyasında gerçekleştirebilir. Zira insanın, bir yaratılmış olarak, yaratılmışlığının zorunlu sonucu olan sınırları vardır; bilgisi, algısı, bakışı, iradesi, gücü.. sınırlıdır. Dolayısıyla, kendisini ve kâinatı yaratan Zât’ı mutlak ilmi, iradesi ve kudreti ile kuşatıp kavrayamaz. Hakikatı, mutlak ve sınırsız bir biçimde karşısına çıktığında, tanıyıp tanımlayamaz. Bu durumda, hakikatı mutlak sûrette görmek yerine, göz kamaşmasıyla gelen bir körleşmeye maruz kalır—tıpkı güneş ışığına baktığımızda, görme kapasitemizin artmayıp, gözümüzün körleşmesi gibi... Bu sırdandır ki, kâinatı ve insanı yaratan Zât-ı Zülcelâl, âlemi ‘şiddet-i zuhurundan gizlenip azamet-i kibriyasından ihtifa ederek’ yaratmış; yani, mutlak isim ve sıfatlarını ‘göreceli,’ ‘dereceli’ bir sûrette tecelli ettirmiştir.
Kâinatta zıtların varlığı, işte bundandır. Bu kâinatı yaratan, güzel-çirkin, iyi-kötü, fayda-zarar, mükemmel-noksan, aydınlık-karanlık.. gibi zıtları birbirine karıştırarak müthiş bir çeşitlilik içinde kâinatı yaratmış; bize, bu nisbîlik üzerinden O’nun mutlak isim ve sıfatlarını tanıma imkânı sağlamıştır.
İnsanın kâinatın içindeki mevcudları meselâ güzellik açısından çok güzel-güzel-fena sayılmaz-çirkin-çok çirkin gibi bir sınıflamaya tâbi tutabilmesi, bundan dolayıdır. Elbette, bir adım ileri gittiğinde ‘güzel’ görmediği şeylerde dahi, bir kıyas unsuru olarak güzel şeylerdeki güzelliğin farkedilmesini sağlama gibi güzel bir özellik görür insan.
İnsanlık âlemine baktığımızda da, kâinatı kuşatan bu dereceliliğin insanlar arasında da değişik yansımalarını görürüz. İnsanlar, ne güç bakımından birbirine eşittir, ne akıl bakımından, ne duygu bakımından, ne ahlâk ve ne de güzellik bakımından. Güçlü-zayıf, akıllı-akılsız, iyi-kötü, duygulu-duygusuz, güzel-çirkin zıtları arasında değişik salınımlar sergiler insanoğlu. Bütün dünyaya iyi ahlâk örneği sunan insanlar kadar, ahlâkının kötülüğünden bütün dünyanın sakındığı insanlar da vardır. Gücüyle efsanelere kadar uzanmış insanlar çıktığı gibi, parmağını kıpırdatmaktan aciz insanlar da yaşamıştır. Güzelliğiyle dillere destan olanlar olduğu gibi, çirkinliğiyle şöhret bulmuş insanlar da vardır.
İnsanın bu ‘dereceli tecelliler’ tablosunun göze ve gönüle hoş gelen tarafına fazla bir itirazı yoktur. Buna karşılık, aklı bu ‘nisbîlik’ sırrını kabullense bile her insanın vicdanı bu tablonun ‘olumsuz’ gözüken tarafına dair sorular sormaktadır. Bilge bir insan olmak, iyi bir insan olmak, hatta güçlü bir insan olmak bir derece insanın iradesine, eldeki kabiliyetleri iyi kullanmasına bağlı olduğu için, vicdanın bu noktadaki sorularına cevap vermek nisbeten kolaydır. Ama özellikle güzellik, sonradan edinilen birşey olmadığı için, “İyi ama, çirkinlerin günahı ne?” sorusu öylece ortada kalmaktadır.
Üstelik, insan çalışıp gayret göstererek zekasını ve bilgisini, görgüsünü ve ahlâkını güzelleştirebildiği halde, güzellik çalışarak edinilen veya geliştirilen birşey değildir. Dahası, ‘estetik amaçlarla’ vücuduna cerrahi müdahalede bulunmak, hatta kaşını-gözünü aldırmak, Allah ve peygamberi tarafından kesinlikle hoş görülmemiştir.
İnsanlık tarihine, hatta yalnızca kendi yaşadığı döneme ve kendi çevresine bakan her insan, vicdanını meşgul eden bu sorunun en azından şiddetinin hafiflemesini mümkün kılacak bir dizi gerçeği rahatlıkla kavrayabilir.
Meselâ, her insan, güzelliği kendisi için felâkete, pek güzel olmaması ise kendisi için bir saadete dönüşmüş pek çok insan görebilir. Çok güzel ama mutsuz insanların sayısı, pek güzel olmadığı halde mutlu insanların sayısından daha az değildir. Benzer şekilde, nice güzel insan, çevresinin ve kendisinin güzelliğine yönelik aşırı vurgusuyla, başkaca insanî kabiliyetlerini yeterince geliştirememiş durumdadır. Güzel ama huysuz, güzel ama şımarık, güzel ama kaprisli, güzel ama geçimsiz diye tanımlanan insanlara her insan çevresinde rastlayabildiği gibi; güzelliğe yönelik bir vurgudan veya güzelliğin verdiği bir güvenden dolayı aklî yeteneklerini geliştirmeye fazla özen göstermeyen insanların çokluğundan dolayıdır ki, meselâ ‘aptal sarışın’ diye bir deyim dillere yer etmiş durumdadır. Gerçekte ‘güzel’ insanlar, özellikle ‘sarışın güzel’ler akıl ve zeka itibarıyla ‘daha geri durumda’ yaratılmadıkları halde bu deyimin dillere bu kadar yerleşmiş olması, elbette anlamlıdır.
Tablonun pek güzel olmayanlar, hatta ‘çirkin’ denilecek durumda olanlar tarafında ise, bunun tam zıddı görüntülere rastlamak her zaman için olasıdır. Güzelliğiyle kaybedenler kadar tanıdık bir olgu, ‘pek güzel olmayışı’nı kazanca dönüştürenlerin varlığıdır. ‘Vasat’ bir güzelliği olan, hatta kimilerinin ‘çirkin’ gördüğü nice insan, kimi ahlâk, kimi akıl, kimi görgü itibarıyla nice güzele göre daha tercihe şayan durumdadır. Pek güzel olmayan güzel ahlâklı bir insanın dostlarının sayısı, güzel ama huysuz insanlardan kesinlikle daha fazladır. Güvenip dayanacağı düzeyde aşikâr bir güzelliği olmayışının sevkiyle bilimde, sanatta, maneviyatta daha ileri noktalara çıkabilmiş insanlar azımsanmayacak sayıdadır. Nitekim, Allah’ın onu yarattığı halden hoşnut olup, ‘dünyalar güzeli’ olmayışına şükreden pek çok insan olsa gerektir.
Kısacası, ne güzellik tek başına insana yetmektedir; ne de yeterince güzel olmamak. Bilakis, insanın hayat yolculuğunun iyiye veya kötüye doğru seyri, Allah’ın onu yarattığı hali nasıl değerlendirdiğine göre şekillenmektedir.
Ancak, bu vâkıa, insanın vicdanından kopup gelen o soruyu, şiddetinden epeyce şey kaybettirse de, büsbütün izale etmemektedir. En başta, hem güzel, hem akıllı, hem iyi ahlâklı insanların varlığı, insanın içinde ‘yeterince güzel’ görünmeyen, dahası ‘çirkin’ denilebilir durumdaki insanlar açısından, bu soruyu kalıcı kılmaktadır.
Bu dünyada hem güzellik, hem akıl, hem ahlâk bakımından insanlığa en güzel örnek olmuş olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtu vesselâmın ahiret hayatına dair, nedense nazarlardan gizlenmiş, fazla şöhret bulmamış bir hadisi, bu soruya kalıcı bir cevap sunmaktadır. Bu hadisten öğrendiğimize göre, bu dünyada Allah onları hangi sûrette yaratmışsa o sûrete razı olan; güzelliğine güvenip yahut çirkinliğine kızıp isyana kalkışmayan; Allah’ın bu dünyada onu yarattığı hâl üzere kendi insanî kemalini bulup O’nun kendisini yaratış amacını gerçekleştirmeye çalışan her insanın buyur edileceği cennette, bir çarşı vardır. Ama bu çarşıda ne alış, ne de satış vardır. Bu çarşıda, erkek ve kadın sûretleri bulunur. Cennet ehli, oraya gider, beğendiği sûreti alır, ve o sûreti giyinmiş olarak cennetteki evine döner.*
Bu hadis, bu dünyanın yaratılışındaki ‘derecelilik’ hikmetine binaen farklı sûretlerde yaratılan, bu derecelilikteki hikmeti kavramakla birlikte için için kendinden daha güzelleri görüp onların haline imrenen, yahut kendini güzel bulsa da yeterince güzel olmayanlar adına üzülen insanlara, müthiş bir duygusal açılım, ferahlık ve derinlik sunmaktadır.
‘Sûret çarşısı’ hadisinin de düşündürdüğü üzere, bu fani dünyada aslolan, ne güzelliğine, ne de yeterince güzel olmayışına kilitlenip kalmaktır. Bu imtihan dünyasında aslolan, özünü güzelleştirip, bizi ve kâinatı yaratan Rabbin hoşnutluğunu kazanmamızı sağlayacak ‘güzeleylem’lerde bulunmaktır.
Bu dünyada biz O’ndan razı olup O’nu bizden razı kılabildiğimizde, O bizi içinde ‘sûret çarşısı’nın da bulunduğu ebedî cennetlerde ağırlayacak; razı olduğu kuluna, çok hikmetlere binaen bu dünyada vermediği sûret güzelliğini orada sunacaktır.
Ne mutlu, güzelliğini nisyana yahut çirkinliğini isyana gerekçe kılmayıp, bu dünyada sîretini güzel kılıp yaşayışını güzel eyleyerek öte dünyada sûret çarşısının müşterisi olmaya hak kazananlara...
* Belirtmek gerekir ki, gerçekte, ‘sûret çarşısı’na dair, iki ayrı kaynaktan gelen iki farklı hadis vardır. Tirmizî’de geçen ve Hz. Ali tarafından rivayet edilen hadise göre: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Cennette bir çarşı vardır. Ancak orada ne alış, ne de satış vardır. Sadece erkek ve kadın sûretleri vardır. Erkek bunlardan bir suret arzu ederse o sûrete girer” (Tirmizî, Cennet 15).
Müslim’de geçen ve Hz. Enes’in rivayet ettiği hadise göre ise: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Cennet ehlinin bir çarşısı vardır. Her cuma oraya gelirler. Derken kuzey rüzgârı eser, elbiselerini ve yüzlerini okşar. Bunun tesiriyle hüsün ve cemalleri artar. Böylece ailelerine, daha da güzelleşmiş olarak dönerler. Hanımları:
‘Vallahi, bizden ayrıldıktan sonra sizin cemal ve güzelliğiniz artmış!’ derler. Erkekler de:
‘Sizler de, Allah’a kasem olsun, bizden sonra çok daha güzelleşmişsiniz!’ derler” (Müslim, Cennet 13).

17 Ağustos 2012 Cuma

SEVİNÇ VE KUTLAMA GÜNLERİ BAYRAMLAR

Sargon ERDEM
TDV Islam Ansiklopedisi, Cilt 5
SonPeygamber.Info Sitesi

Bayram kelimesi Arapça'da, sözlüklerde "âdet halini alan sevinç ve keder; bir araya toplanma günü" anlamlarıyla karşılanan "îd" kelimesidir.

Kâşgarlı Mahmud'un tespitine göre kelimenin aslı Farsça bezrem/bezrâm olup "sevinç ve eğlence günü" demektir ve beyrem/bayram telaffuzu Oğuz Türklerine aittir.

Bayramlarda dikkati çeken başlıca özellik yeme içmeye fazla yer verilmesidir. Bunun sebebini sadece eğlenmeye zemin hazırlamakta aramamak gerekir. Çünkü eğlenmekle ilgisi olmayan dinî bayramlarda da yeme içmenin bayramın gereklerinden olduğu görülmektedir. Nitekim Müslümanlar için yılın her gününde oruç tutmak caiz olduğu halde bir aylık farz orucu takip eden Ramazan bayramının birinci günü ile bilhassa kurban bayramında dört gün oruç tutmak yasaklanmıştır. Yine birer dinî bay­ram sayılabilecek aşure günü ve kandil gecelerinde de özel yiyecekler (aşure çor­bası, helva, kandil simidi) yapılmakta ve komşulara dağıtılmaktadır.


İslam'dan Önceki Arap Bayramları

Câhiliye devri Araplarının bayramları hakkında yeterli derecede bilgi mevcut değildir. Ancak aralarında millî birlik bu­lunmayan ve kabileler halinde yaşayan bu devir Araplarının hep beraber kut­ladıkları bir bayramlarının olmadığı, her kabile ve şehrin kendi geleneklerine gö­re törenler tertip ettiği bilinmektedir. Her kabilenin en az bir putu ve her pu­tun da takdis edildiği muhtelif kutlama günleri vardı. Bu günlerde ayrıca pazar ve panayırlar kuruluyor, dinî bayramlar şiir, müzik, içki ve kadınların yer aldığı eğlencelerle birlikte kutlanıyordu. Çeşitli kabileler tarafından ortakla­şa kutlandığı söylenebilecek tek bay­ram, Hicaz bölgesinin ve özellikle Mek­ke'nin en büyük bayramı olan "hac"dır. Zilkade ayında biri Ukâz'da, diğeri Me-cenne'de olmak üzere iki panayır kurulur, bunlardan sonra Zülmecâz pa­nayırı gelir ve oradan Arafat'a çıkılırdı. Bu günlerde her türlü saldırı, zulüm ve haksızlıktan uzak durulur, en güzel kı­yafetler giyilir ve Mekkeliler tarafından uzaktan gelen "Kabe'nin misafirleri"ne ev sahipliği yapılırdı. Mek­ke yakınlarında yılda bir defa kutlanan bir bayram da Zâtü Envât bayramı idi. Zâtü Envât büyük, yeşil bir ağaçtı; Arap­lar her yıl gelirler, kılıçlarını ağacın dallarına asarlar, çevresinde tapınırlar ve kurban keserlerdi. Yine kaynakların yazdığına göre Kabe'yi tavaf edecekleri zaman da bürdelerini bu ağaca asarlar, Harem böl­gesine öylece girmek suretiyle Kabe'ye olan saygılarını gösterirlerdi. Bunlar­dan başka yılda bir defa Zemzem Kuyusu'nun etrafında tören yapılır, böyle­ce suyun bütün yıl eksilmeyeceğine ina­nılırdı.

Medinelilerin kendilerine has bir millî bayramları yoktu, İranlılardan aynen aldıkları iki ünlü Mecûsî bayramını kut­luyorlardı. Bu bayramların birincisi ilk­baharın başladığını belli eden Nevrûz, di­ğeri ise sonbaharın başlangıcı olan Mihricân bayramıydı. Medinelilerin bunlardan başka şe­hirdeki Yahudilerden ve Hıristiyanlardan aldıkları anlaşılan yevmü's-seb' (yedinci gün) ve yevmü's-sebâsib (aslı şe'ânîn) gi­bi bazı bayramları daha olduğu bilinmek­te, ancak bunları da ne şekilde kutla­dıkları ayrıntılarıyla tesbit edilememek­tedir.


İslam'da Bayramlar

İs­lâm dininde Ramazan ve Kurban olmak üzere iki bayram vardır. Arapçada "îdü'l-fıtr" ve "îdü'1-adhâ" şeklinde adlandırılan her iki bayram da hicretin II. yılından iti­baren kutlanmaya başlanmıştır. Ra­mazan bayramında mü'minler bir önceki ayı ibadetle geçirmenin ve Allah'ın rah­metine nail olma ümidinin sevincini ta­şırlar. Kurban bayramı ise Hz. İbrahim'in oğlu İsmail'i kurban etmek istemesi ve İsmail'in de buna razı olması, nihayet Allah'a karşı gösterilen büyük sadaka­tin karşılığı olarak hayvan kurban edil­mesinin hatırasını taşımakta ve mü'min­ler bu günlerde kurban kesmek sure­tiyle bu iki peygamberin Allah'a karşı verdikleri başarılı imtihanın sevincini ya­şamaktadırlar. Ayrıca bu iki bay­ramın, İslâm toplumunun eski dönem­lerin izlerinden arınması ve müstakil bir kimliğe bürünmesinde de rol oynadığını söylemek gerekir. Nitekim Medine'ye hicret ettikten sonra, bura sâkinlerinin İran'dan alınma Nevruz ve Mihricân bay­ramlarını kutladıklarını gören Hz. Pey­gamber, "Allah sizin için o iki günü da­ha hayırlı iki günle, Kurban ve Ramazan bayramlarıyla değiştirmiştir" (Müsned, III, 103, 235, 250; Ebû Dâvûd, "Şalât", 245; Nesâî, "Şalâtü'l-îdeyn", 1) mealindeki hadisiyle İran menşeli bu iki bayramın kutlanmasını yasaklamıştır. "Bu günümüzde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır." (Buhârî, "îdeyn", 3; Müslim, "Edâhî", 7) mealindeki hadise dayanarak Ramazan ve Kurban bayram­larının bayram namazının kılınmasıyla başladığını söylemek mümkündür. Bu­nunla birlikte Kurban bayramına ait arefe gününün ayrı bir fazileti vardır; çün­kü haccın en önemli rüknünü oluşturan vakfe bu günde yapılmaktadır. Bir ha­diste de bayram gecelerini ihya etme­nin ayrı bir fazileti olduğu ifade edilmiş­tir (İbn Mâce, "Sıyâm", 68). Kurban bay­ramında namazdan sonra ayrıca şartla­rına sahip olan kimseler tarafından kur­ban kesilir. Müslümanlar bu günlerde birbirlerini ziyaret eder, bayramlaşır, yer, içer ve meşru bir şekilde eğlenerek günlerini neşe ile geçirmeye çalışırlar. Hz. Peygamber, "Arefe günü, kurban günü ve teşrik günleri biz Müslümanların bayramıdır. Bu günler yeme içme günleridir." {Ebû Dâvûd, "Şavm", 50; Tir-mizî, "Savm", 59; Nesâî, "Menâsik", 195) buyurmuştur. Bu sebeple Ramazan Bay­ramının ilk günü, Kurban Bayramında da dört gün oruç tutmak Hanefîlere göre tahrîmen mekruh, Şafiî ve Hanbelîlere göre haram kabul edilmiştir. Bu konu­da Şafiî ve Hanbelîlerin görüşünü pay­laşan Mâlikîler ise Kurban Bayramının dördüncü gününde oruç tutmayı haram değil mekruh saymışlardır.

Tebrik şekli olarak ashabın birbiriyle karşılaştık­larında, "Allah bizden de sizden de ka­bul etsin" dedikleri ri­vayet edilir.


Bayram Hazırlıkları

Bayramlara önceden hazırlanılması, bu günlerde temiz ve güzel elbiselerin giyilmesi, gusledilmesi, dişlerin fırçalan­ması, güzel kokular sürülmesi, güler yüz­lü olunması, namazdan önce Ramazan Bayramında hurma vb. tatlı bir şey ye­nilmesi, Kurban Bayramında ise ilk ola­rak kurban etinden yenilmesi, namaza mümkünse yürüyerek gidilmesi ve dö­nüşte başka bir yolun kullanılması, çok­ça sadaka dağıtılması, fitrenin namaz­dan önce verilmesi, namaza giderken tekbir getirilmesi menduptur. Kurban bayramında farz namazlardan sonra teş­rîk tekbiri getirilmesi Hanefîlere göre vacip, Hanbelî ve Şâfiîlere göre sünnet, Mâlikilere göre ise menduptur.

Bayram günlerinde İslâmî ölçüler için­de eğlenilmesi ve bazı oyunların oynan­ması caizdir. Bir bayram günü Âişe (r.a.) ile birlikte bulunan Hz. Peygamberin ya­nında Buâs Harbi'ne ait ezgiler söyleyen iki kız çocuğuna müdahale etmek iste­yen Hz. Ebû Bekir'e Rasûlullah'ın, "Her milletin bayramı vardır, bu da bizim bay­ramımız" dediği (Buharı, "îdeyn", 3; Müs­lim, "Salâtü'l-'îdeyn", 16), yine bayram günleri mescidde mızrak kalkan oyunu oynayanları seyretmek isteyen Hz. Âişe'ye yardımcı olarak onunla beraber sey­rettiği (Buhârî, "îdeyn", 2; Müslim, "Sa-lâtü'l-'îdeyn", 17) bilinmektedir.

Bu iki bayramın dışında cuma günü­nün de Müslümanlar için haftalık bir bayram olduğunu belirtmek gerekir. Bir hadiste cuma günü için "Şüphesiz bu, Allah'ın Müslümanlara tahsis ettiği bir bayram günüdür. Cumaya gelecek kim­se yıkanmalı, varsa güzel koku sürünmelidir; ayrıca misvak kullanmanızı da tavsiye ederim." (İbn Mâce, "kâmetü's-salât", 83) denilmiştir.


Bayram Kutlamaları

Dinî ve sosyal olmak üzere iki yönü bulunan Ramazan ve Kurban bayramı kutlamaları Asr-i saâdet'te musalla adı verilen geniş bir alanda, kadınların ve genç kızların da (bk. Tirmizî, "Cuma V, 36) katıldıkları bayram namazı ile başlardı. Hz. Peygamberin, bayramların kalaba­lıkla ve büyük bir coşku içinde kutlan­masını arzu ettiği (bk. Müsned, V, 84, 85; VI, 33, 55, 72, 91, 113, 134, 143, 204, 209, 235, 409; Dârimî, "Salât", 223; Buhârî, "Ha­yız", 7, 23, "İdeyn", 12, 15, 20, 21, "Salât", 2, "Hac", 81; Müslim, "Salâtü'l-îdeyn", 11, 12, 22), hatta bu arada silahlarla ya­pılan folklorik gösterilere dahi izin ver­diği ve Mescid-i Nebevi'nin toprak ze­mini üzerinde bir grup Habeşînin oynadı­ğı mızrak-kalkan oyunlarını eşi Hz. Âişe ile birlikte seyredip Hz. Ömer'in müda­halesini de doğru bulmadığı bilinmek­tedir. Ayrıca kendisi seyretmemekle birlikte Hz. Âişe'nin yanında cariyelerin def çalıp oynamalarına da izin vermiştir. (bk. Buhârî, "îdeyn", 3; Müslim, "Salâtü'l-îdeyn", 16-20). Hz. Peygamberin Ramazan bayramla­rında musallaya çıkmadan önce hurma yeme âdeti bir sünnet telakki edilmiş ve bu telakki bayramda tatlı ikramı ge­leneğini doğurmuştur.


9 Mart 2012 Cuma

Servet Ve Mal Karşısında İnsan

Şehmus Demir
Atatürk Üniv. İlâhiyat Fak.
Servet ve malın, insan açısından büyük ölçüde önem ve değerinin olduğu bilinen bir husustur. Kur’ân’ın ve onun açıklayıcısı konumunda bulunan hadîslerin, insanın servet ve malla olan münasebetinin hangi düzlemde gerçekleşmesi gerektiği ile ilgili ortaya koyduğu kaideler, Müslüman ferdin bu alandaki duruşunu belirlemesi açısından çok ciddi önem arz etmektedir. Bu sebeple, mal, servet ve genel mânâda insanın hizmetine sunulan nimetler karşısında takınılması gereken tavrı ve bunlardan faydalanılırken kabul edilmesi gereken temel ölçüyü belirlemek gerekmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de kâinatın bütününün insan için yaratıldığı farklı ifadelerle birçok yerde vurgulanır:
“Yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan O’dur.”1 mealindeki âyetten hareketle müfessirler, ‘eşyada aslolan ibahadır’ temel prensibine varmışlardır. Buna göre, yasaklığına delil teşkil edecek nitelikte bir hüküm bulunmadıkça kâinatta var olan her nimetten gönül rahatlığıyla faydalanılabilir. Faydalanma imkânını engelleyip yasaklamaya kimsenin hakkı bulunmamaktadır. Zîrâ Yüce Allah, helâl ve meşrû kıldığı bir şeyi haram etme yetkisini hiç kimseye vermediğini şu ifadelerle belirtmektedir:
“Ey inananlar! Allah’ın size helâl ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size verdiği rızıktan temiz ve helâl olarak yiyin. İnandığınız Allah’tan sakının!”2
Kur’ân’ın birçok yerinde malın ‘hayr’, ‘tayyibat’3 gibi övücü nitelikteki sözcüklerle ifade edilmesi, aslında kötü değil, iyi olduğunun delilidir.
Cahiliyye döneminde hac aylarında panayırlar kurulur ve hac ibadetiyle birlikte ticarî faaliyetler de yapılırdı. Sahabîlerden bir kısmı, hac aylarında ticaretle uğraşmanın cahiliyye âdetlerinden olduğunu, zîrâ hac farizasının uhrevî bir ibadet olması sebebiyle, dünyevî amel ve menfaatlerin uhrevî ibadetlerle bir arada yapılamayacağını ve bundan dolayı da hac aylarında ticarî faaliyetlerde bulunup kazanç elde etmeye çalışmanın günah olduğunu düşünmekteydiler. Yüce Allah bu düşünceyi ortadan kaldırmak ve haccın adabı dışına çıkılmadığı müddetçe ticaretle uğraşıp kazanç elde edilebileceği düşüncesini Müslümanların zihnine yerleştirmek maksadıyla; “Hac mevsiminde ticaret yaparak Rabbinizden gelecek bir lütuf ve keremi (fadl) aramanızda size herhangi bir günah yoktur.” (Bakara, 2/198) mealindeki âyeti indirmiştir. Müfessirlerin çoğuna göre, bu âyette geçen ‘fadl’ kelimesinden ticaret kastedilmiştir.
“Allah’ın geçiminize dayanak (kıyam) kıldığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin.” (Nisa, 4/5) mealindeki âyette ise mal, ‘kıyam’ tabiriyle ifade edilir. Bu da malın birinci derecede gaye olmaması şartıyla iyi bir değer olduğunun kanıtıdır. Zîrâ mal, ferdi ve toplumu zulüm, esaret, sefalet ve yoksulluğa karşı koruyucu nitelikte bir unsurdur. Bu sebeple malın iyi korunması, yerli yerinde, israfa sapmadan kullanılması ve çoğaltılması için gerekli müdahale ve çalışmaların yapılması gerekmektedir.4 Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem), Müslüman kişinin İslâmî çerçeve dâhilinde kazanıp kullandığı malını zulmen kendisinden almak isteyen kimseye karşı direnmesi neticesinde öldürülmesi hâlinde şehadet mertebesine ulaşacağını; “Malını muhafaza uğrunda öldürülen kimse şehittir.”5 şeklinde veciz bir üslûp ile belirtmiştir.
Ticaret, mal–mülk edinme ve zenginlik; ferdin mâneviyatla olan bağlarını koparmasına sebep olmaması zekât, sadaka gibi mal ve servete terettüp eden mükellefiyetlerin yerine getirilmesi ve ibadete engel teşkil etmemesi şartıyla teşvik edilmiştir. Bu da, mal ve servetin bütünüyle meşru yollardan kazanılıp, aynı şekilde meşru alanlarda harcanması gerektiği mânâsına gelmektedir. Nitekim; “Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan (fadl) isteyin. Allah’ı çok zikredin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Cuma, 62/10) buyrulmuştur. Yukarıda yer verdiğimiz Bakara 198. âyette olduğu gibi, bu âyetteki ‘fadl’ (lütuf) ifadesi de ticaret ve dünyevî rızık isteme mânâsında kullanılmıştır. Özellikle ‘fadl’ sözcüğünün seçilmiş olması, mala ve servete verilen değerin anlaşılması açısından önemlidir.
Allah Resulü de (sallallahü aleyhi ve sellem), iki kişiden başkasına gıpta edilemeyeceğini, bunlardan birincisinin, malını hak yolunda harcayan kimse olduğunu6 ifade ederek, malı harcamanın önemine vurguda bulunmuştur. Ancak bu harcamanın yapılabilmesi için de malın varlığının şart olduğu bilinen bir husustur.
Servet elde etmek, dünya metâından faydalanmak, insan fıtratında var olan bir olgudur. Kur’ân-ı Kerîm bu olguyu; “O (insan), mal sevgisine aşırı derecede düşkündür.” (Âdiyât, 100/8) şeklinde tanımlamıştır. Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) de aynı konuya işaret ederek; “Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa üçüncüsünü ister, Ademoğlunun karnını ancak toprak doldurur. Tevbe edenin tevbesini Allah kabul eder.”7 buyurmuş ve aynı hususa farklı bir açıdan vurgu yapmıştır.
Hristiyanlıkta ise durum farklı olmuş ve Kur’­ân’ın öngördüğü yaklaşımın dışında bir bakış açısı temel hareket noktası edinilmiştir. Zîrâ Hristiyanlıkta mal ve servet mutlak kötü olarak kabul edilmiştir. Bunu anlamak için eldeki mevcut İncil metnine göz atmak yeterli olacaktır. Zîrâ İncil’de insanın servet ve mala karşı oldukça mesafeli durması gerektiği ile ilgili birçok pasaj bulunmaktadır. Bunlardan birinde; “İsa etrafına bakıp şakirtlerine dedi: Serveti olanlar Allah’ın melekutuna ne kadar güçlükle gireceklerdir! Şakirtler onun sözlerine şaştılar. Fakat İsa yine cevap verip onlara dedi: Çocuklar, Allah’ın melekutuna girmek ne güçtür! Devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin adamın Allah’ın melekutuna girmesinden daha kolaydır. Birbirlerine; öyle ise kim kurtulabilir? diyerek, pek çok şaştılar. İsa onlara bakıp dedi: İnsan indinde bu imkânsızdır; fakat Allah nezdinde değil. Zîrâ Allah indinde her şey mümkündür. Petrus ona: İşte, biz her şeyi bıraktık ve senin ardınca geldik, demeye başladı.”8 denilmektedir. Bu ifadelerden anlaşılacağı üzere, servet ve mal İncil’de kötülenerek, dini alanın dışına itilmiştir. Servet ve mal edinen kimsenin Allah’a ulaşmasının adeta imkânsız olduğu vurgulanmıştır.
Hristiyanlığın tarihî süreç içerisinde geçirmiş olduğu değişimler, Ortaçağ boyunca servet ve malın mutlak kötü olarak kabul edilişi, ancak kilise mensuplarının hükümdar ve zenginlerin yaşantılarını gölgede bırakacak ölçüde mal ve servete yönelmeleri, Ortaçağ sonrasında reformasyon hareketi ve onun bir ürünü diye nitelendirilebilecek olan protestanlık ve sonrası hareketlenmelerle farklı birçok yaklaşımın meydana gelmesi ve benzeri ayrıntılara girmemizin bir makalenin sınırlarını fazlasıyla zorlayacağı açıktır. Ancak burada önemle belirtilmesi gereken husus, Hristiyanlığın kutsal kitabında ‘kötü’lüğün insanın servet ve malla olan olumsuz münasebetleri üzerine değil, mutlak mânâda servet ve mala atfedilmiş olmasıdır. Başka bir ifadeyle, insanın servet ve malla olan münasebeti ne düzeyde olursa olsun, yine de servet ve mal sahibi olmak kötü kabul edilmiştir.
Ortaçağ sonrası dönemde Batı’da egemen olan ve diğer bölge ve kültürlere de tesir eden kapitalist anlayışta ise sermaye birikimi ve kâr esas olduğundan, bu çerçevede her şey metalaştırılmış, mal âdeta kutsanarak, serveti elde etmede mutlak hürriyet ilkesi getirilmiştir. Sermaye içtimâî sistemin bir unsuru iken, sistemin tümü hâline gelmiştir.
Özetle, tarihî süreç içerisinde Hristiyanlık, insanda tabiî olarak var olan bir duyguyu yok etmeyi hedeflemiş, kapitalizm ise, maddenin imtiyaz aracı hâline gelmesine, insanlar arasında maddî seviyede uçurumların oluşmasına ve bu sebeple sınıf çatışmalarının meydana gelmesine yol açmıştır. İslâm dini ise fıtrat dini olduğundan, insanda tabiî olarak var olan mala karşı arzu içerisinde olma duygusunu ne köreltip yok etmeyi ve ne de ona mutlak hürriyet tanımayı kabul etmiştir. Kur’ân’ın iyilik ve kötülüğü mal ve servetin kendisinde aramak yerine, ferdin servetle olan münasebeti boyutunda ele alması ve konuya bir izafilik kazandırması, bunun açık bir göstergesidir. Allah Resulü’nün (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîfleri de bunu destekler mahiyettedir:
“Dinara kul olana lânet olsun! Dirheme kul olana lânet olsun!”9;
“İki aç kurdun koyunlara saldırdığını düşünün. İşte bunlar; sürüye, mala, makam ve mansıba karşı hırslı olan insanın dinine vereceği zarardan daha çok zararlı değildirler.”10;
“Her ümmetin bir fitnesi (deneme aracı) vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır.”11
Anlaşılacağı üzere, eleştiri konusu yapılan, mal ve servetin kendisi değil, insanın ona karşı takındığı tavrın niteliğidir. Vurgulanmak istenen, ferdin mal ve servete hâkim olup, mal ve servetin insana hâkim olmaması gerektiği temasıdır. Zîrâ insan, kapitalizmde olduğu gibi, sahip olduğu malın mutlak mâliki değildir. Kur’ân’da mülkiyet çift boyutlu olarak ele alınır:
1. Mutlak mülkiyet hakkı Allah’a aittir:
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.” (Şûrâ, 42/4).
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” 12
2. Mülkiyet, izafi olarak insana aittir:
“Eğer tevbe edip (faizcilikten) vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir. Böylece harksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız” (Bakara, 2/279).
“Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup da sizde olmayanı) hasretle arzu etmeyin” (Nisa, 4/32).
Böylece Kur’ân, gerçek mülkiyet hakkının Allah’a ait olduğunu ve insana ikinci derecede bir mülkiyet hakkının tanındığını, dolayısıyla insanın sahip olduğu mal ve servetle büyüklük taslamaması, gururlanmaması gerektiği düşüncesini yerleştirerek, bir denge kurmaya çalışmıştır. Kur’ân’da insan hizmetine sunulan nimetler sayıldıktan sonra çoğu yerde ‘şükredesiniz diye’ ifadesiyle anlatıma son verilir.13 Bu da nimetlerin insana verilmesinden gayenin, salt dünyevî mânâda bir faydalandırma değil, ferdin nimetleri görüp istifade etmesi, istifade ederken de bu nimetlerin yaratıcısını düşünüp şükretmesi ve Allah’a daha fazla yönelip yaklaşması hedefinin olduğunu göstermektedir.
Fertteki Allah ve ahiret inancının zayıflaması ölçüsünde zenginlik ve servetin büyük bir felaket aracı hâline gelmesi kaçınılmaz olur. Kur’an, bu duruma düşmemeleri için insanlara sürekli uyarıda bulunur. Bunun en çarpıcı örneğini Karun kıssasında bulmak mümkündür. Burada Karun’un, inanan bir insan iken servetin onu ne derece azdırıp şımarttığı çarpıcı bir tarzda anlatılır:
“Karun Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü–kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona demişti ki: Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez… Karun; ‘Bu servet ancak bende mevcut bir ilimden ötürü bana verilmiştir.’ demişti” (Kasas, 28/76-78).
Başka bir âyette de mealen şöyle denilmektedir:
“Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı.” (Şûrâ, 42/27)
Bu ifadelerle fertlerin Rableriyle olan bağlarını koparmalarına sebep olan faktörlerden birinin de mal ve servet olduğu belirtilmektedir. Fakat bu tür örnekler, bizi mal ve servetin saptırmada ana unsur olduğu düşüncesine götürmemelidir. Servet, İlâhî yoldan sapmanın temel unsuru olsaydı, Hz. Süleyman, Hz. Ebubekir, Hz. Osman gibi İslâm’ı en güzel şekilde hayatlarına yansıtmış olan insanların da zenginlikleriyle sapmış olmaları gerekirdi. Bu da servetin Yüce Allah’ın öngördüğü çerçeve dâhilinde kullanılması hâlinde güzel ve faydalı bir araç olduğunu gösterir.
Yüce Allah, kendisine ait mal ve nimetlerden bir kısmını belli şartlarda, Müslim–gayrimüslim ayırımı yapmaksızın insanlara emanet verip, onlardan belirli şeyleri, istediği şekilde yerine getirmelerini talep eder. Bu verilenlerden de sorumlu tutulacaklarını sık sık tekrarlar.
Yüce Allah, mal ve servetin birer imtihan aracı olduğu ile ilgili mealen şöyle buyurmaktadır: “Mallarınızın ve çocuklarınızın, aslında bir imtihan olduğunu ve büyük bir ecrin Allah katında bulunduğunu bilin.” 14
Anlaşılacağı üzere fert, sorumlu tutulacağı, hesaba çekileceği ve dolayısıyla servetinde sınırsız bir tasarruf serbestisine sahip olmadığı düşüncesini zihninde devamlı canlı tutmalıdır. Bu düşünce, onun sadece kendi menfaatlerini düşünmeye sevk eden egoist yaklaşımlardan kurtulmasına ve toplumun menfaatlerini de göz önünde bulundurmasına vesile olacaktır. Sözgelimi serveti kaprisi uğruna tahrip etmeyecektir. Zîrâ böyle bir durumda toplum için gerekli olan bir şeyden onları mahrum bırakacağını düşünecektir. Savurganlık edip israf da etmeyecektir. Zîrâ israfın Allah’ın hukukuna saygısızlık ve topluma karşı bir hırsızlık niteliğinde olduğu15 bilincini sürekli zihninde canlı tutacaktır.
Kur’an, insana, gerçek mülkiyeti Allah’a ait olan mal ve servetinden yoksullara infakta bulunarak onlarla bölüşmesini emreder:
“Allah’a ve Resulüne iman edin. Sizi kendisine halife kılıp sarf yetkisi verdiği şeylerden harcayın. Sizden iman edip de (Allah rızası için) harcayan kimselere büyük mükâfat vardır” (Hadîd, 57/7).
Zekâtın birçok yerde dinin temel ibadetlerinden biri olan namazdan hemen sonra zikredilmesi16, zekât müessesesinin önemini açıkça göstermektedir. Zekâtın verilebilmesi için de servetin olması gerekmektedir. Kur’ân’da zekât mükellefiyetinin yanında bir de isteğe bağlı olarak infak etme teşvik edilmiştir.17 Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Beni, (Uhud dağı kadar) altınım olsa da üç dinar dışında hepsini infak etmemden daha fazla bir şey sevindirmez.”18
Bu düşünceyle İslâm, kapitalimzde meydana gelen sınıflaşmanın aksine, insanlar arasında maddî farkları azaltarak, insanları birbirlerine yaklaştırma hedefini gütmüştür. İslâm’ın gayesi zenginliği kaldırmak değil, fakirliği bertaraf etmektir. Kur’ân, mal ve servetçe insanların birbirinden farklı olmalarının hiçbir zaman üstünlük vesilesi olamayacağını tescil eder. Zîrâ üstünlüğün kriterinin zenginlik ve servet değil, iman, salih amel ve takva19 olduğunu belirtir.
İslâm’ın öngördüğü zenginlik, insanı İlâhî hilafet vazifesini daha mükemmel bir tarzda yapmaya götüren bir araçtır. Zîrâ bir hadîste de ifade buyrulduğu üzere, ferdin kendisini ve ailesini güzel bir şekilde barındırması, yiyecek ve giyeceğini temin etmesi, aile efradına miras bırakarak bu dünyadan göçmesi, onları muhtaç bir vaziyette bırakmasından daha iyidir. Fakirlik ise, ferdî ve içtimâî boyutuyla, yok edilmesi gereken arızî bir hastalıktır. Maddî refah seviyesi düşük olan bir insan, kendisinde var olan dünyaya tabiî meyil ve arzuları tatmin etme duygusundan dolayı, bu seviyeyi yükseltmeye çalışacaktır. Bunu yaparken de aşırılığa sapıp ibadetlerini terk edebilecektir. Bu ve benzeri endişelerden dolayı, hadîs-i şerîflerde fakirin sabretmesi tavsiye edilmiştir. Mal konusunda seleften bazılarının şu sözü; “Mal, mü’minin silahıdır. Allah’ın beni hesaba çekeceği bir mala sahip olmam, insanlara muhtaç olmamdan daha iyidir.”20 muhtemelen yukarıda ifade edilen endişelerden dolayı dile getirilmiştir.
Konunun içtimâî boyutu incelendiğinde de benzer bir tabloyla veya neticeyle karşı karşıya kalmanın mümkün olduğunu ifade etmek gerekmektedir. İslâm toplumunun ekonomik açıdan güçlenmesi, askerî ve siyasî açıdan da güçlenmeyi beraberinde getirecektir. Bu da İslâm kültürünü yayma çabalarının daha aktif bir süreç içerisinde devam etmesine yardımcı olacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de gayrimüslimlere malî yardımda bulunarak onların kalblerinin İslâm’a ısındırılması gayesiyle zekâtın sarf yerleri sıralanırken, bunlardan birinin de müellefe-i kulûb olduğu belirtilmiştir21. Servetin olmaması hâlinde bu görev yerine getirilemeyecektir. İslâm’ın beş şartı olduğu belirtiliyorsa bile bu, zengin içindir. Fakir için İslam’ın üç şartı vardır. Zîrâ o, zekât verme ve hacca gitme vazifelerini yerine getirebilme gücünden yoksundur.
Netice itibariyle, Yüce Allah, zengin–fakir ayırımı yapmaksızın bütün insanları imtihan etmektedir. Bu imtihanın niteliği, insanların dünyadaki yaşantı seviyelerine ve dünya metaı ile olan mesafelerine göre değişmektedir. Zengin, malını nereye sarf ettiği, fakir ise yokluk üzerine sabredip etmediği konusunda sorguya tâbi tutulacaktır. Allah Resulü’nün (sallallahü aleyhi ve sellem); “Allahım! Zenginliğin fitnesinden ve fakirliğin fitnesinden sana sığınırım.”22 ifadesi, her iki durumda da, insanın İlâhî müstakim yoldan sapabileceği gibi, Allah’a daha fazla yaklaşıp yüklendiği hilafet misyonunu daha mükemmel bir tarzda icra da edebileceğini göstermektedir.
Dipnotlar
1. Bakara, 2/29; Ayrıca bk. Lokman, 31/20.
2. Mâide, 5/87-88; Ayrıca bk. A’râf, 7/32; En’âm, 6/140; Yûnus, 10/59.
3. Sözgelimi bk. Bakara, 2/172, 180, 198, 215, 267, 272; Nisâ, 4/32; Âdiyât, 100/8.
4. Bk. Taberî, Câmi’u'l-Beyân, Matbaatu İsa Bâbi’l-Halebî, Mısır 1968, IV, 49.
5. Buhârî, Mezâlim, 33.
6. Buhârî, İlim, 15, Zekat, 5, Ahkam, 3, İ’tisam, 13.
7. Buhârî, Rikâk, 10; Müslim, Zekat, 116; İbn Hanbel, Müsned, Daru Sadır, Beyrut, ts., III, 247, 341, V,219; Tirmizi, Zühd, 27.
8. Markos, 10/23-28.
9. Tirmizi, Zühd, 42.
10. Tirmizi, Zühd, 43; İbn Hanbel, III, 456, 460; Dârimî, Rekâik, 21.
11. Tirmizi, Zühd, 26; İbn Hanbel, IV, 160.
12. Şûrâ, 42/49; Benzer âyetler için bk. En’âm, 6/12; A’râf, 7/128; Mu’minûn, 23/84-89; Lokman, 31/26; Sebe’, 34/1; Zuhruf, 43/85; Câsiye, 45/27.
13. Sözgelimi bk. Bakara, 2/172; Nahl, 16/114; Mu’minûn, 23/78.
14. Enfâl, 8/28; Ayrıca bk. Teğâbun, 64/15.
15. Garaudy, Roger, İslam ve İnsanlığın Geleceği, çev. Cemal Aydın, Pınar Yay., İstanbul 1991, s. 98.
16. Sözgelimi bk. Bakara, 2/43,83,110,177,277; Nisa, 4/77,162; Mâide, 5/12,55; A’râf, 7/156; Tevbe, 9/5,11,18,71.
17. Bk. Bakara, 2/3,261-262,272; Âl-i İmrân, 3/92; Enfâl, 8/3,60; Tevbe, 9/121; Sebe’, 34/39; Fâtır, 35/29; Hadîd, 57/7.
18. Buhârî, Zekat, 4; Müslim, Zekat, 34.
19. Bk. Sebe’, 34/35-37; Hucurât, 49/13.
20. Zemahşerî, el-Keşşaf, Kahire 1992, I, 471-472; Nesefi, Abdullah b. Ömer, Medâriku’t-Tenzîl, Eda Yay., İstanbul 1993, I, 211; Kâsımî, Mehâsinu’t-Te’vîl, Dâru İhyâi’l-Kutubi’l-Arabiyye, Mısır 1957, V, 1126.
21. Tevbe, 9/60.
22. Buhârî, Da’avât, 38,43-45; Müslim, Zikir, 49; Tirmizi, Da’avât, 77; Nesaî, İsti’âze, 26; İbn Mâce, Dua, 3; İbn Hanbel, VI, 57,207.

30 Ağustos 2011 Salı

Bayram, Ramazan Ayı'nın Vârisidir

Orucuyla, teravihiyle, sahuruyla iftarıyla, gecesiyle gündüzüyle bir Ramazan- Şerif’i daha geride bıraktık. Elimizden geldiğince değerlendirmeye çalıştık. Maddi-manevi berekete ve inkişafa vesile olmasını diledik. Ve şimdilerde elveda besteleri mırıldanıyoruz gönlümüz buruk da olsa. Fakat bu hüzünlü besteye, huzurlu ve neş’eli bir beste daha karışıyor beri yandan: Bayram Sevinci..

Bayram deyince insanın içinde bir huzur beliriverir. Çünkü geçmiş ömrümüzde bayramları hep güler yüzle karşıladık, bize sunacağı güzellikleri gözledik. Yakınlarımızla, eş dostla kaynaştık, başka zaman görme, konuşma fırsatımız olmayan insanlarla bir araya gelme imkânını yakaladık. Bayramı vesile ederek hediyeler dağıttık etrafımıza. Gönüller aldık, kalpler kazandık. Bütün bu güzellikler, tatlı bir çağrışım bırakmıştır bizim zihnimizde. Bu yüzden de bayram denilince tebessüm ediveririz hafifçe..

Dinimiz meşru dairede neşelenmeyi mübah kılmıştır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Medineyi teşrif ettiklerinde, Medine halkının iki bayram kutladıklarını gördü. “Bu günlerin özellikleri nedir?” diye sordu. Oradakiler, “Biz cahiliyede senenin iki gününü eğlence günü olarak kutlardık” dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Bu iki güne karşılık Allah size öyle iki gün vermiştir ki bugünlerden daha hayırlıdır.” buyurdu. (Ebu Davut, Salât 239, 245; Nesai, Iydeyn 1; Müsned, 3/103, 178) Bu hadisten de anlaşılıyor ki, eğlenmek Müslümanların da hakkı. Ancak, Allah’tan kopuk bir eğlence değildir bu. Tamamen dünyevileşmiş eski bir adetin yerine, içine Allah hoşnutluğunu Resulullah muhabbetini katarak işin bizcesini ortaya koymaktır. Yani, bayram günleri sadece yeme içmeden ibaret günler değildir. Hele hele eğlenceye ve sefahete dalma günü hiç değildir. Bayram günleri, Cenab-ı Hakk’ın bir nimeti ve Efendimiz’in bir sünneti olarak idrak edilir ve Allah’a şükür ile Efendimiz’i yâd etmenin yanında istikbalimizin de bayram olması temennileriyle değerlendirilir. Gezmelerimiz, konuşup neşelenmelerimiz, ziyaretlerimiz, yeme içmelerimiz de hep bu ruh haliyle ve bu çerçevede ele alınır.

Bayramda, en başta yapılacak iki büyü vazife vardır: Bir, bayram namazı; iki, fıtır sadakası. Sadaka-i fıtır, zekâttan önce, oruçla beraber farz kılınmıştır. Bu bir yardımlaşmadır; orucun kabulüne, ölüm sekeratından ve kabrin azabından kurtuluşa bir vesiledir. Sadaka-i fıtır, ramazan bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren vacip olursa da bundan birkaç gün, hatta birkaç ay veya sene evvel de, sonra da verilebilir. Ancak bayram namazından önce verilmesi, fakirlerin namaza ve bayrama tasasız olarak iştiraklerini sağlayacağı için daha makbuldür.

Bayram, bir tesellidir; oruç ibadetinden ve Ramazan ayının o anne kucağı gibi munis ve sıcak ikliminden ayrılmanın verdiği burukluğa karşı bir teselli..

Bayram bir şükürdür; bir ay boyunca, Allah’ın affına, merhametine ermenin ve cehennemden âzâd olmanın şükrü..

Bayram bir provadır; ebedi âlemde – inşaallah – kavuşmayı ümid ettiğimiz, esas bayramımız sayılan ve affedildiğimizin remzi olan cennet günlerinin ve Cemalullah’ı müşahede merasimlerinin provası. Nasıl cennette gıll u gış, aldatma, kıskanma, kin tutma, düşmanlık etme yoksa ve herkes halinden memnunsa, bayramlar da o günlerin birer provası olarak, bütün düşmanlık duygularından azade geçirilmeli, olumsuz tablolar bu günler vesile edilerek bir bir silinmeli, yerine sımsıcak kardeşlik resimleri çizilmelidir.

Bayram günleri, günahlarımızın affı, kalbimizin uyanması ve merhamet duygularımızın kabarması için birer fırsattır. Affedemediğimiz insanların kapılarını çalıp - Allah’ın bizi affettiği gibi – affetmek için önümüze konulmuş bir imkândır.

Bayramlar, ziyaret, ziyafet, sıla-i rahim ve kaynaşma zamanlarıdır. Cömertliğin en geniş dairede sergilendiği, güler yüzün hiç eksik olmadığı, kalbin bir güvercin kalbi gibi insanları incitmemek için titrediği özel vakitlerdir. Tekbirlerin, tehlillerin her yanda gürlediği, salâvatların her tarafı kuşattığı hususi zaman dilimleridir.

Bayram, kısalığına rağmen haftaların, hatta ayların varidâtını, hayrını, bereketini ve neşesini bağrında saklayan bir zaman dilimidir. Bayramda Cenâb-ı Hakk’ın öyle ekstradan teveccühleri ve sürpriz ihsanları vardır ki, onlara bayram olmayan on günde, belki bir ayda, belki on ayda, belki birkaç senede ulaşılamaz. Yapılan bütün hayır ve hasenât ancak Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüyle değer kazanır; bayram işte öyle bir ilahî teveccühün en önemli vesilelerindendir; adeta bir ömrü tatlandıracak kadar engin ilahî lütuflara mazhar olma vaktidir.

Tabii, böyle bir mazhariyet Ramazan’ın hakkını vermiş, bayramda da laubâlîliğe girmemiş insanlar için söz konusudur. Bayramı sadece bir tatil olarak gören, bir ay boyunca yemeden, içmeden alıkonulmuş olmanın intikamını alıyormuşçasına abur-cubur her şeyi mideye indiren ve mübarek günlerde muvakkaten uzak durduğu haramlara yeniden giren kimselerin bayramın hususi varidâtından istifade etmesi çok zordur.

Cuma, haftanın bayramıdır, Ramazan ve Kurban da bütün bir senenin..

Bir de bayramlarımız vardır; ismi konmayan, vakti bilinmeyen ve hep ümitle ve hasretle beklenen… Müslümanların dünyada yüzlerinin güleceği, milletimizin sözünün geçeceği günler.. Huzura susamış insanlığın, tatlı su kaynağına koşar gibi imana koşacağı, inanmışların, inancın neşvesiyle bir kere daha coşacağı günler.. Allah’ın adının, Peygamberimiz’in yadının tekrar dünya ufuklarında şehbal açacağı, ezan-ı Muhammedîlerin her tarafta gürül gürül okunacağı günler.. Kur’an’ın anlaşıldığı ve doya doya yaşandığı günler… Kinin, nefretin toprağa gömüldüğü günler.. Milletimizin talihinin güldüğü günler.. İşte, ebedi bayramlara ulaşmadan önce, yeryüzünde kaybedilmiş cennetlerin yaşanacağı bu günler, bizim bu dünyada esas bayramlarımız olacaktır.

Kaynak: hikmet.net sitesi

4 Mayıs 2010 Salı

4 Kelime 4 Söz 4 Hastalık




Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelâm öğrendim; tafsilen beyan edilecektir. Burada, yalnız icmalen işaret edilecektir. Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar’dır. Şöyle ki:


Cenab-ı Hakkın mâsivâsına, yani kâinata mânâ-yı harfiyle ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mânâ-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatâdır.

Evet, herşeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakka bakar, diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakka bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakka bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh, nimete bakıldığı zaman Mün’im, san’ata bakıldığı zaman Sâni, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.

Ve keza, nazarla niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder. Evet, niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalb eder. Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa mârifet-i İlâhiyedir.


Birinci kelâm:  Ben kendime mâlik değilim. Ancak mâlikim kâinatın mâlikidir. Fakat kendime mâlik nazarıyla bakıyorum ki, Mâlik-i Hakikînin sıfâtını ve sıfatların bir derece mâhiyetini ve hududunu bileyim. Evet, mevhum, mütenahi hududumla Mâlik-i Hakikînin sıfatlarının bir cihette gayr-ı mütenahi hududunu bildim.

İkinci kelâm:  Ölüm haktır. Evet, bu hayat ve bu beden şu azîm dünyaya direk olacak kabiliyette değildir. Zira onlar demir ve taştan değildir.


Ancak et, kan ve kemik gibi mütehalif şeylerden terekküp etmiş; kısa bir zamanda tevafukları, içtimaları varsa da iftirakları ve dağılmaları her vakit melhuzdur.

Üçüncü kelâm: Rabbim birdir. Evet, herkesin bütün saadetleri, bir Rabb-i Rahîme olan teslimiyete bağlıdır. Aksi takdirde pek çok rablere muhtaç olur. Çünkü insan, câmiiyeti itibarıyla bütün eşyaya ihtiyacı ve alâkası vardır. Ve herşeye karşı, hissederek veya etmeyerek, teessürü, elemleri vardır. Bu ise tam cehennem gibi bir hâlettir. Fakat erbab tevehhüm edilen esbab yed-i kudretine bir perde olan Rabb-i Vâhide teslimiyet, firdevsî bir vaziyettir.


Dördüncü kelâm: ile tâbir edilen benlik, yani kendisine bir vücut, bir kıymet vermektir ki, bu ene, Cenab-ı Hakkın sıfâtını, şuûnatını bilmek için bir santral ve bir vahid-i kıyasîdir.

...

Şu hatime, dört çeşit hastalıkları beyan eder ve tedavi çarelerini gösterir.

Birinci hastalık: "Yeis"tir.
Arkadaş! Amele ve tâate muvaffak olamayan azaptan korkar, ye’se düşer. Böyle bir me’yusun gözüne, dinî meselelere münafi ednâ ve zayıf bir emare, kocaman bir bürhan görünür. Böyle birkaç emareyi elde eder etmez, diğer emarelerin sâikasıyla ilân-ı isyan ederek İslâm dâiresinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder. Binaenaleyh, a’mâle muvaffak olamayanlar, ye’se düşmemek için şu âyete müracaat etsin.



İkinci hastalık: "Ucb"dur.
Arkadaş! Ye’se düşen adam, azaptan kurtulmak için, istinad edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir miktar hasenat ve kemâlâtı var. Hemen o kemâlâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: "Bu kemâlât beni kurtarır, yeter" diye bir derece rahat eder. Halbuki, a’mâle güvenmek ucubdur, insanı dalâlete atar. Çünkü, insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü değildir; onlara güvenemez.


Hem insanın vücudu ve cesedi bile onun değildir. Çünkü kendisinin eser-i san’atı değildir. O vücudu yolda bulmuş, lakîta olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için, yere atılmış da insan almış değildir. Ancak, o vücut, hâvi olduğu garib san’at, acip nakışların şehadetiyle, bir Sâni-i Hakîmin dest-i kudretinden çıkmış kıymettar bir hane olup, insan o hanede emaneten oturur. O vücutta yapılan binlerce tasarrufattan, ancak bir tane insana aittir.

Ve keza, esbab içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sahibi insan iken, ef’âl-i ihtiyariye namıyla kendisine mal zannettiği ef’âlin ekl, şürb gibi en âdi bir fiilin husûlünde, yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana aittir.

Ve keza, insanın elindeki ihtiyar pek dardır. Havâssının en genişi hayal olduğu halde, o hayal akıl ve aklın semerelerini ihata edemez. Bunları, bu kadar büyük iken, nasıl daire-i ihtiyarına idhal edip, onlarla iftihar ediyorsun?"De ki: Ey günahta aşırı giderek nefislerine zulmetmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." Zümer Suresi, 39:53:


Ve keza, şuurî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. O fiiller şuurî oldukları halde, şuurun taallûk etmediğinden sâbit olur ki, o fiillerin fâili bir Sâni-i Zîşuurdur. Ne sen fâilsin ve ne senin esbabın... Binaenaleyh, mâlikiyet dâvâsından vazgeç. Kendini mehasin ve kemâlâta masdar olduğunu zannetme. Ve kat’iyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünkü, sû-i ihtiyarınla, sana verilen kemalâtı bile tağyir ediyorsun. Senin hanen hükmünde bulunan cesedin bile emanettir. Mehasinin hep mevhubedir; seyyiatın meksûbedir. Binaenaleyh,
de.


Üçüncü hastalık: "Gurur"dur.
Evet, gururla, insan maddî ve mânevî kemâlât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izâmın irşadat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama mâruz kalarak, bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki, eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar.

Dördüncü hastalık: "Sû-i zan"dır.
Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler.

10 Nisan 2009 Cuma

Bediüzzaman'a Göre Mutluluk Kriterleri

Yrd. Doç. Cüneyt EREN
Dokuz Eylül Üniv. İlahiyat Fak.


İnsanoğlu her zaman huzur içinde, müreffeh, kaliteli bir hayat sürdürmek arzusu içindedir. Bu arzusunun gerçekleşmesi için de maddi-manevi elinden gelen her türlü gayreti sarf eder.

İnsanlığın elde edebilmek için çok şeyleri feda ettiği, bir yerde en önemli gayesi olan bu mutluluk nedir, nasıl elde edilebilir?

Her şeyden önce mutluluk kavramı izafi ve değişken bir konudur. İnsan, duygu, düşünce, bakış perspektifi ve içinde bulunduğu şartlar muvacehesinde mutlu olmanın yollarını arar. Karnı aç birinin mutlu olması bir kuru lokma ile sınırlı iken yığın yığın mal mülk sahibi mutlu olamayabilmektedir. Hastane köşelerinde mutluluk şifada aranırken, hapishanelerde hürriyette aranmaktadır. ‘Yunanlı’ya göre o, aşk ve sevda; Sezar’a göre nâm ve şöhret; Firavun’a göre iktidar ve mevki; Kârun’a göre de yığın yığın servet ve hazinelere sahip bulunmaktır. Gerçek mutluluk ‘insan zihninin dağınıklık ve perîşâniyetden kurtarılması, insan kalbinin itmînan ve istirahata ermesinden ibarettir. Evet, mes’ûd olabilmek için, önce rûhun iyice techîz edilmesi, gönlün pâk ve temiz fikirlerle donatılması, sonra geçmişin kanatlandırıcı hatıralarıyla, geleceğin isabetli ve makûl ümitlerinin yan yana mütalâa edilmesi lâzımdır.1’

Bu konuda her ne kadar farklı da görülse kastedilen şeyler arasında ince de olsa ortak bir paydanın olduğunu söylememiz mümkündür. O da mutluluğun doğrudan maddî yönle değil, kalb ve ruhla alakalı olduğu gerçeğidir. Yani mutluluk öyle uzaklarda aranan bir şey olmamalıdır. O, istendiğinde o kadar yakındır ki; künhü elde edildiğinde ancak anlaşılabilir. Bunun içindir ki ‘Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır’ denmiştir. Belki madde burada yardımcı, destekleyici vazife yapabilir. Mutluluğu sadece maddî yollarla arayanlar, hep aldanmış ve hüsrâna uğramışlardır.

Bediüzzaman bu konuyu maddî ve manevi olmak üzere iki kısımda değerlendirmektedir. Ona göre mutluluğun manevi kısmının olmazsa olmaz nevinden temel şartı, Allah rızasına, lütfuna, tecellisine ve kurbiyetine mazhar olmakla gerçekleşebilir. Yani ferd olarak, ferdlerin teşkil ettiği cemaatler, topluluklar, şehirler, cemiyetler olarak mutlu olmanın Bediüzzaman’ın diliyle ‘birinci ve en birinci şartı’ Allah’a iman, imanın vazgeçilmez rüknu salih amel ile O’nun rızasına ermek, neticesinde sağanak sağanak lütuflarla tecelli ve O’na kurbiyettir. Zikri geçen bu vasıflar silsile halinde birbirini takip eden zincirin halkaları mesabesindedir.

Allah’a iman şerefine nâil olma ve neticesinde salih amel işleyebilme saadetlerin en büyüğü, lütufların en azamıdır. Bir ayrıcalık, bir seçilmişliktir. Bu hayallerin dahi ulaşamayacağı erişilmez bir heyecan, kelimelerin vasfında aciz kaldığı saadettir. Bu ruh sahibi kainatta yer alan canlı cansız her şeyle alaka kesbeder, onların dilini anlar, dolar dolar boşalır ünsiyet edinir. Bu meleklerin karşısında şaha kalkıp selam durduğu bir nasipliliktir. ‘Bütün mevcudat, o mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerim’inin ve Mâlik-i Rahîm’ inin birer munis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok latif, ulvî ve leziz, tatlı hakikatler, imanından tecelli eder, tezahür eder.2’

‘Rûhu kanatlandırıp pervâz ettirecek ve kalbi dâima canlı tutacak tek şey, Yaratıcı’nın hoşnutluğu düşüncesidir. Fazilet düşüncesi olmadan mutluluktan bahis açmak abestir ve manasızdır. Nasıl ki suyu, saf ve temiz tutmanın tek çâresi, onun içine bir şey atmamak ve bulandırıcı şeylerden uzak bulundurmaktır. Öyle de rûhun huzur ve mutluluğu, bir an olsun onu, fazîletten mahrum bırakmamaya bağlıdır.’3

Bediüzzaman bu manevi boyutun detayına girmeyerek; ‘tafsilattan müstagnidir veya gayr-i kâbildir’ der4.

Bediüzzaman’a göre mutluluğun ikinci kısmı maddî kısım olup, cismanî zevklere hitap eder. Onun esasları da mesken, yemek ve evlilik olmak üzere üçe ayrılır. Bunların derecelerine göre mutluluk artar eksilir. Bu mutluluğun kemâl noktası da bu esasların devamlı ve kalıcı olmasıyla gerçekleşir.

Bu sebepten olsa gerek cennet hayatının en önemli özelliği ebedî oluşudur. Nitekim birçok ayet-i kerime bu hususu takrir etmektedir. “Onlara orada hiçbir yorgunluk gelmeyecek ve onlar, oradan çıkarılmayacaklardır.5” “(Onlara): Bugün müjdeniz, zemininden ırmaklar akan ve içlerinde ebedi kalacağınız Cennetlerdir, denilir. İşte büyük kurtuluş budur.6” “Onları içlerinden ırmaklar akan Cennetlere sokacak, orada ebedi kalacaklardır.7”

Bediüzzaman da konuyla ilgili olarak şöyle der: Bu kısım âdeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünkü saadet devam etmezse zıddına inkilâb eder.8 ‘Lezzetin hakikî lezzet olması, zeval görmeyip devam etmesindendir. Zira elemin zevali lezzet olduğu gibi, lezzetin zevali de elemdir; hattâ zevalinin tasavvuru bile elemdir. Evet bütün mecazî âşıkların enînleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım elemdendir ve bütün divanlarıyla yaptıkları ağlamalar, vaveylâlar, hep mahbubların firak ve zevallerinin tasavvurundan neş’et eden elemdendir. Evet pek çok muvakkat lezzetler var ki, zevalleri daimî elemleri intac ettiği gibi; çok elemlerin zevali de, leziz lezzetlere bâis olur. Lezzet ve nimet ise, devam etmek şartıyla lezzet ve nimet sayılabilir.’9
Cismâni saadetin vesileleri şunlardır:

a- Mesken

Ferdin kendisi ve ailesi için barınacağı bir meskeni olması en tabii ihtiyacı olup dünyadaki cismâni mutlulu- ğunun da en birinci şartıdır. Bediüzzaman’a göre meskenin ideal olanı etrafı çeşitli nebatatla çevrili yeşillikler içinde, kenarından suların aktığı bir yerdir. Bu meyanda: ‘Evet, meskenin en latifi, en câzibedar şekli; etraf-ı erbaası türlü türlü gül ve çiçekler ile müzeyyen, bağ ve bahçelerle muhat, altında sular, nehirler akan kasr ve köşklerdir. Evet camid kalbleri aşk u şevkle ihya eden, sönmüş olan ruhları şen ve şâd eden, şâirlere sermaye olarak şâirane teşbihleri, temsilleri, üslûbları ilham eden; sular ile hazravat ve nebatattır.10’ der.

Mesken cennet hayatının da önemli bir yerini oluşturmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de cennet meskenleri ve onun mahiyeti hakkında aşağıda bazı örneklerini göreceğiniz birçok ayette bildirilmiştir. “İman edip güzel amelde bulunanlar; onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfat vardır. Onlar (Cennet) odalarında güven içindedirler.11” “Fakat Rablerinden sakınanlara, üst üste yapılmış, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır.12” “İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden Cennetlere, Adn Cennetlerindeki güzel meskenlere koyar.13”

Cennet ırmakları da ideal meskenin tamamlayıcı unsuru olarak karşımıza çıkar. Kur’ân-ı Kerim’de yer alan Cennet tasvirleri içinde kelimenin çoğul olarak kullanıldığı ayetlerin ekserisinde altlarından ırmaklar aktığı ifade edilmiştir. “İçinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri!14” “…Peygamberi ve O’nunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan Cennetlere sokar.15” “..İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan Cennetler olduğunu müjdele!16” “Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan Cennetler hazırlamıştır.17” “Muttakilere vaat olunan Cennetin durumu şöyledir: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır.18”

b- Yemek

Yeme-içme Kur’ân-ı Kerîm’de cennet ehlinin de vazgeçilmez nimet unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır: “Canlarının çektiği çeşit çeşit meyveler arasındadırlar. (Kendilerine:) “İstediklerinizin karşılığı olarak şimdi afiyetle yiyin için” (denir).19 “Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik.”20 “Kendilerine mühürlü halis bir içecek sunulur.” 21 “Onlar koltuklara yaslanıp kurularak orada birçok meyve ve içecekler isterler.22”

Bediüzzaman’a göre yemek cismâni mutluluğun bir diğer şartıdır. Bu yemeğin alışılagelmiş türden olması, yenilenmesi, kendi amelinin karşılığında bir mükafat olarak hak ediyor olması ve bu yemeğin gözünün önünde hazır bulunuyor olması da yemeğin en ideal olmasının şartları arasında zikredilir.

‘Saadetin ikinci esası olan “ekl” ise, me’kulat (yiyecek) kuvvet verdiği cihetle, en iyisi, en lezizi, me’luf olan kısımdır. Yani insana garib gelen, alışık olmayan şeylerdir. Çünki ülfetle, o nimetin derece-i kıymeti bilinir; lezzet verdiği cihetle de lezzetin en büyük lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir. Ve keza ekl lezzetini ikmal eden esbabdan biri de, o rızkın kendi amelinin ücreti olduğunu bilmektir; ikinci bir sebeb de o rızkın menbaının daima gözönünde hazır bulunmasıdır ki, kalbi mutmain olsun, rızk için telaş etmesin.23’

c- Evlilik

Evlenmek de cennette tamamlayıcı nimet unsuru olarak zikredilmektedir. Konuyla ilgili referans olacak çok ayet bulunmaktadır. Örnek olarak bir kaçını zikredelim: “Onlar için Cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedi kalacaklardır.”24 “İşte böyle. Bunun yanı sıra Biz onları, iri gözlü hurilerle evlendiririz.”25 “(Onlara) beğendikleri meyveler, canlarının çektiği kuş etleri, iri gözlü huriler, saklı inciler gibi. Yaptıklarına karşılık olarak (verilir).”26

Bediüzzaman’a göre de cismâni mutluluğun üçüncü vesilesi evliliktir. İdeal evliliğin de kendi içinde bazı hususiyetleri vardır. Öncelikle bu evliliğin, eşler arasında gerçek sevginin tahakkuk ettiği türden olması şarttır.

Arapça’da müennes ifadeler müzekker olanlardan bazı kurallarla ayrılmaktadır. Bunların en yaygın olanı müennes kelimelerin sonuna eklenen ‘tâ-i merbûta’dır. Kur’ân eş anlamına gelen ‘zevc’ kelimesini, evlilikten murad edilen gerçek birlikteliği ifade için bu anlama katkı sağlamak adına bu kelimeyi değiştirmeden irâd etmiştir. Bundan olsa gerek Kur’ân’ın hiçbir yerinde ‘zevce’ kelimesi geçmez. Yani Kur’ânî evliliklerde referans verilen eş kavramı birbirleriyle kelime bazında bile ayrılık kabul etmeyen eş şeklinde anlaşılabilir. Bu eşler karşılıklı aşk ve sevgilerini, sıkıntı ve hüzünlerini tamamen birlikte paylaşır, birlikte dağıtır, duygu ve düşünceleri birlikte paylaşırlar. ‘Evet insan bir refikaya veya bir refike muhtaçtır ki, tarafeyn aralarında, hayatlarına lâzım olan şeyleri muavenet suretiyle yapabilsinler ve rahmetten neş’et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler ve gamlı, kederli zamanlarını, ferah u sürura tebdil edebilsinler. Zâten dünyada insanların tam ünsiyeti, ancak refikasıyla olur.27’

Bediüzzaman’a göre bu değerleri ikmal eden, kalbî ünsiyeti perçinleştiren en önemli unsur da kadının iffetli olması, kötü denilebilecek ahlaktan ve çirkin arızalardan beri olmasıdır.

Bediüzzaman konuyla ilgili buna ilaveten şöyle der: ‘

Saadetin esaslarından “nikâh” ise: Evet insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcud bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar. Evet bir işte mütehayyir kalan veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam velev zihnen olsun, ister ki; birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en latifi, en şefiki; kısm-ı sânî ile tabir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhî imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbî ünsiyet ve ülfeti itmam eden, surî ve zahirî olan arkadaşlığı samimîleştiren; kadının iffetiyle, ahlâk-ı seyyieden temiz ve pâk bulunması ve çirkin ârızalardan hâlî olmasıdır.28’



LinkWithin

Related Posts with Thumbnails

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı