tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2011 Pazartesi

Dünya Durulmaz'la tasavvuf ve edebiyat ufkumuza bir yolculuk


Hatice EĞİLMEZ KAYA

Sadık Yalsızuçanlar, genellikle anlatmaya dayalı edebi türlerde eserler vermeyi tercih eden bir yazar özelliği gösteriyor. Bununla birlikte sanatçının inceleme ve değerlendirme eksenli yazıları da mevcut. Dünya Durulmaz, yazarın fikir ve edebiyat ufkumuzun önemli şahsiyetlerine dair nüansları vurguladığı bir eseri… Ferfir yayınları tarafından 2010 yılında yayımlandı.

Dünya Durulmaz’da Sadık Yalsızuçanlar, Pir Sultan Abdal’ın ‘Pir Sultan Abdal’ım dünya durulmaz’ mısraından yola çıkmış. ‘Dünya bir gölgeliktir’ düsturuna vakıf bir yazar olan Sadık Yalsızuçanlar dünyaya geldiğimiz gibi gidebilmeyi kâr sayanlardan… Dünya bu anlamda bir köprü özelliği de göstermektedir. Pir Sultan Abdal da aslında şunu kastetmektedir: Dünyada cemal ve celal birbirine karışık biçimde varlık göstermektedir.

Bu anlamda insan nesli dünyanın hem güzelliği karşısında hayrandır, hem de onun çilelerinden ve cilvelerinden yorulmaktadır. Bir zaman sonra bambaşka, aynı zamanda da sonsuz bir yaylaya göç fikrinden rahatsız olmamaktadır. Dünya Durulmaz’da hal diliyle ve kelamın incelikleriyle dünyanın geçiciliği mesajı verilmektedir. Dünya her haliyle bir köprü gibidir. Orada durulmaz, yerleşilmez; geçip de gidilir.

Aklı erenler bilir ki yol menzilin aynasıdır. Kişi nereye varmak istiyorsa ona layık bir yol bulmalıdır. Yazara göre yol kadar niyet de önemlidir. Bizler yolumuzu ve nasıl bir menzile varacağımızı üç aşağı beş yukarı kestirebiliriz. Bu uğurda gösterdiğimiz çaba, hatta bundan çok daha önemli olarak sahip olduğumuz niyeti düzgün tutmalıyız.

Eserde aşk sözcüğü anahtar özelliği taşıyan kavramlardan birisi… Yazarın penceresinden aşk, ‘kıyısız denize katılıp bir katre iken umman olmak’tır. Bilgeliğe meyilli kimseler için aşk sonradan olanın önceden olana kavuşma çabasının genel adıdır. Bu anlamda kainatın var olma amacı da evvelinde budur.

Sadık Yalsızuçanlar Dünya Durulmaz’ı Horasan erenlerinin, Anadolu dervişlerinin ortak dili olan ‘irfanî gelenek’le kaleme almış. Bu ‘irfanî gelenek’ kaynağını ‘Hakikati Muhammediye’den almaktadır. İrfani gelenek Peygamberimizin ‘Adem su ile balçık arasında iken ben peygamberdim’ buyurarak beyan ettiği hakikattir ki bütün bir irfanî geleneğimiz kaynağını buradan almaktadır. Mesela, aslı sudan yani Hazreti Muhammed’in temiz ve kutlu ev halkından gelen Hacı Bektaşı Veli’den söz ederken yazar Yesi’nin bereketli topraklarından esen bir rüzgâr olarak değerlendirir. Onun gül kokusunun hüviyeti Efendimiz’in nurundan gelmektedir. Aynı özellik ‘Yort savul’ diyenYunus Emre’ye, ‘Dünya durulmaz’ diyen Pir Sultan Abdal’a, ‘gönül dokuyan bir bilge’ olan Nakşibendi’ye de aittir.

Türk aydını yüzyıllardır Doğu- Batı kıskacında yaşıyor, hissediyor ve düşünüyor. Hâlâ karar veremedi onlar, biz nereliyiz. Bu ikilemi gönlüyle Doğu’da aklıyla Batı’da bir adamın, Hasan Ali Yücel’in şahsında vurgulamakta yazar. Hasan Ali Yücel’in ‘Hakikat aşkına ermek diledim / Hayret şarabından iç, dedin bana / senden duyduğumu sana söyledim / Bu kuru sözlerden geç, dedin bana’ dörtlüğü anımsatılıyor okuyucuya. Bu dörtlük Yunus Emre’ye hitaben yazılarak tasavvuf geleneğimizin devamını müjdelemektedir. Zaten Doğu- Batı gerilimi de Sadık Yalsızuçanlar’a göre geçtiğimiz yüzyılda kalmıştır. Hakikat şudur ki: Doğu da Batı da Allah’ındır.

Yazar Dünya Durulmaz’da oldukça geniş bir yelpazeden sanatçı ve düşünür üzerinde durmuş. Lale Müldür, Bilge Karasu, Kemal Tahir, Hacı Bektaşı Veli, Cemil Meriç, Necip Fazıl, Naim Tirali, Sezai Karakoç, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Oğuz Atay, İlhan Berk, Pir Sultan Abdal gibi isimler bunlardan bazıları. Böylesi farklı renkler bir araya getirilerek Anadolu fikir mozaiğinin muhteşem yapısı gözler önüne serilmiş. Sen ben değil, bir diyebilmenin erdemi hatırlatılmış.

İnsan sevgisi ve ‘biz olabilmek’ kavramlarını ‘cümle yaratılmışın birliği’ olarak değerlendiren Sadık Yalsızuçanlar ilahi kaynaklı bir muhabbetle düşünmekten, yaşamaktan ve de hissetmekten yana kullanmıştır reyini. Ona göre muhabbet her şeyden önce bir varlıktır. Varlığın nedeni muhabbettir. Muhabbetin nedeni ise Muhammed’dir. ‘Muhammed’den muhabbet oldu hasıl / Muhammed’siz muhabbetten ne olur hasıl’ diye özetlenen bir haldir bu.

Dünya Durulmaz’dan edinilen önemli fikirlerden birisi varlığın ve ilmin kaynağının muhabbet olmasıdır. Hum; sevme, severek bilme ve tatma anlamındadır. Hum’un tam karşılığı aşk, muhabbet ve şevktir. Âşığı menzile ulaştıran çabasından çok aşkı ve şevkidir, aynı zamanda da sevdiği varlığın rahmetidir.

İnsanlık müthiş bir hızla ‘modernleşme’ çabasında. Bu çabanın altında yaşanan hengame birçok insani değerin hayatımızdan çekilmesine yol açtı. Modernlik belirli bir çürümeyi beraberinde oluşturdu kuşkusuz. Dünya Durulmaz, bu çürümeden de söz ediyor. ‘Yeni vakitler’e çıkmamız gereğini hatırlatıyor. Bu vakitlere ancak ve ancak okuyup yazarak, maddi manevi her şeye dervişane bakarak yaklaşacağız elbette.

Nefsin hileleri ile baş başa bir ömür geçiriyoruz dünya sürgünümüzde… Sezai Karakoç’un sözünü ettiği sürgün işte tam olarak budur. ‘Deni’ desek de aşağıların en aşağısı bilsek de çoğu kez dünyayı, nefsimizin müthiş hileleri yüzünden yanılırız. Oysa Sadık Yalsızuçanlar okuyucuya kendisine ve başkalarına acı vermeden yaşayabilmesini, bunun için de toplumsal ve ahlaki bir ideale sahip olmasını salık veriyor.

Ölmeden önce ölebilmeyi insan olmanın koşulu olarak veren bir Peygamberin ümmetiyiz. Nedir ölmeden önce ölebilmek? Bir tenhaya çekilip münzevi hayatı yaşamak mı? Hayır. Bilakis tam da ortasında yaşayıp insanların onlardan farklı bakabilmektir var olan her şeye. Dünya Durulmaz’da ölmeden önce ölebilmenin faziletleri üzerinde de duruluyor.

Dünyaya tertemiz gelen insan eğer Hakk’ın divanına bu halini kirletmeden varabilirse büyük bir nimettir. Bu nimet de Mevla’nın esirgemesiyle olabilecektir. Dünya Durulmaz’da Sadık Yalsızuçanlar birçok kemal ehlinden söz ederek bu temenniyi dile getirmektedir.

http://www.sendeyaz.net/Yazi/55403/dunya-durulmazla-tasavvuf-ve-edebiyat-ufkumuza-bir-yolculuk.html

http://www.sadikyalsizucanlar.net/ne-dediler-/dunya-durulmazla-tasavvuf-ve-edebiyat-ufkumuza-bir-yolculuk.html


26 Mart 2009 Perşembe

Edebiyat ve Hikmet Ufkunda Bir Söyleşi

"Münire Daniş: Yazarlığı besleyen yaşamın içimizdeki zengin varlığıdır."

Dergibi Edebiyat Sitesi
Leman Ağırkan / Münire Daniş

• Yazıyor olmaktan başlayalım mı önce? Tabirinizle 'bir rüya yazarı' olan size, yazarken düşlediğiniz nedir diye sorsam?

Benzer düşlerle cevaplar verilmiştir buna, ama hep birbirine benzemesine rağmen biricik olan, kişiye özel olan yazgı gibi her yazarın cevabı da hususidir. Fakat bütün yazarların buluştuğu ortak bir payda var; olmazsa olmaz, paylaşılmaz yalnızlık. Yazar kendisiyle ilgili bir gerçeği fark etmiştir öncelikle; her şeyden uzaklaştığı bir yalnızlık alanının olduğunu. Bir kenara çekilme, bir dünyasızlık hali, yalnızlığa gönüllü olma, dünyaya ve kendine uzaktan bakabilme söz konusudur. Bana göre bu hali dervişler, mutsuzlar ve yazarlar göze alabilirler. Yalnızlık başkaları için trajik bir yazgı iken, (dünyasızlık) yazarın güzel bahtıdır (en azından benim için öyle.) Bu yüzden böylesi bir yalnızlıkla, göze alınan dünyasızlıkla yazılan güçlüdür, hatırlayın...

Yazar, yalnızlıkta mukim; yazılan da, bu şartla muteber. Sonra kitaplarla, edebiyatla beslenmiş büyütülmüş bir dünya da yazmaya kapı açıyor...

Demiştim, düşlenen değişir; ama her yazarı yazmaya tetikleyen; yalnızlığını anlamlı kılmak, anlamaya çalışmak ya da aşabilmek derdidir, bana kalırsa. Neyle yapabilir bunu; yaşadıkları, yaşadıklarından kalan hüzünler, fark edişler... yaşayamadıkları, kalbinde büyüyen ukdeler, bin bir insan haliyle, baş başa kaldığı yazgısıyla...

Benim cevabım ise bir kenara çekilmişliğimle başlar... ve, hani, sûfi kültüründe hepimiz bir uykuda bir rüyanın içinde ve bir rüyayızdır ya, benim yazarken düşlediğimi, bana gösterilen rüyalara derinleşmek olarak zikredebilirim.

• Bu durumda yazar nereden beslenir en çok, hani yaşamdan ya da kitaplardan diye meşhurdur; bunu size nasıl yöneltmeli? Rüyalardan kastınızı biraz açalım mı?

Bana kalırsa yazar yaşamaktan beslenir en çok, okudukları dahi ya da yaşayamadıkları bile yazıya dönüşmeden evvel yazıcının içindeki yaşamın zenginliğinde bir karşılık ya da bir yankı bulur hiç olmazsa. Yaşadıklarından, yaşamayı istediklerinden ve bunların terkibi veya encamı olan neticelerden; okuduklarından, okuduklarında kendine yer bulduklarından, çoğaltabildiklerinden vs... Ama her iki kaynak da, yazıda insanla buluşur.

Bana gelince ben gördüğüm ya da görmek istediğim rüyaları yazıyorum, ama kalemimi besleyen yaşadıklarımdan çok okumalarımdır. Ama okuyarak beslenmeniz için bile yaşamın içinizdeki varlığını, size has zenginliğini, yaşamaya açık pencerelerden görebilmelisiniz. Yani mesela bir şiir, bir hikâye yaşanmış bir zaman diliminin içeriğinden, bir hatıradan daha zengin çağrışımları barındırır benim için. O şiirde, o hikâyede yaşayan ben değilim ama bende dışa vurulacak sözcüklerin tohumunu atar, o tohumu büyütür ve dışarı yayar. Rüyalarıma derinleşme ve yorumlama imkânı hazırlar bana. Benim yaşamla ilgili algımda, varolma muhtevamda bir karşılığı vardır...

• Bildiğim kadarıyla roman yazmaya meyilli değilsiniz. Hikâye sizin ırmağınız. Hikâye rüya formuna daha uygun geldiği için mi böyle?

Ta kendisi. Evet, hikâyeyi bu kadar çok sevmemi ve hikâyeden başka bir türe sıçramak istemeyişimi benim dünyadaki var oluşumu temsil eden rüya istiaresine dayandırıyorum. Bir rüyadayım, bir rüyayım. Efendimiz'in "insan uykudadır, ölünce uyanır. Siz ölmeden önce uyanınız" hadisi yaşamımın dayanağı olan gayret ve teselli. Dünya hallerini, insan hikâyelerini bir rüya olarak algılamak, bir yerde "rüya bütün yaşananlar, rüya bütün çektiğimiz" diye-bilmek, bu vecize ile sağladığım kurbiyet beni en çok hikâye anlatmaya yaklaştırıyor.

Rüyalarımız asıl olanın kendisi değil, ama gösterici, doğrulayıcı, olacak olanın yansıması, imâsı... Bu beni çok etkiliyor. Rüya ile amel edilmez, ama rüya vahyin cüzlerinden biridir. Peygamber mirasıdır. Mesela tasavvuf terbiyesinde müride yol gösterme verilerindendir. Bu terbiyede her rüya hususi olarak yorumlanır...

Hz. Yusuf'un zengin hadiseli kıssasında beni en çok etkileyen rüya bahsidir mesela. Hz. Yusuf yazgısını yolun en başında bir rüya ile görmüştü. Zindan arkadaşlarının yazgıları rüyalar halinde yaşanmadan evvel belli olmuştu. Onlara rüya perdesinde yaşayacakları hikâyeler gösterilmişti. Ben, hikâye yazmaya başlarken en çok da kıssaların dilinden etkilenmiştim. Bu etkilenme, rüya-hikâye bağı o zamanlar oluşmuştu.

Bu yüzden olmalı rüya anlatır gibi yazmak istedim hep. Çünkü hikâyeciliğimi rüyalarıma derinleşmek olarak görüyorum. Rüyalar, sembollere, istiarelere dayalı yapısı ve yoruma mecbur muhtevası sebebiyle hayatın içinden değillermiş gibi gelir. Ama rüyalar insana ve onun hikâyesine matuftur; bunları çözmek, anlamak için bir veri, bir yoldur. Bana göre rüyaların dili de hayatın dilidir ama farklı, bir hiyeroglif gibi çözülmeyi gerektirir. Ben bu dili, bu çözümleme yolunu seviyorum. Hayal edebiyatı besler deniliyor ya benim edebiyatımı en çok rüya besliyor.

Başa, bir rüyada bir rüyayız cümlesine dönerek okursak, gördüğüm, görmek istediğim rüyaları hikâye ile anlatıyorum, diyebilirim.

• Siz zaten Uykusuz Düşler isimli kitabınızda bir rüya dilini kullanıyordunuz. Semboller, istiarelerle kurgulanan düşsel bir kitaptı? Sizce hikâyeniz kendine modern anlatının içinde yer bulmakta zorlanmıyor mu? Anlaşılmamak gibi bir risk taşımıyor mu? Nasıl bir boşluğu doldurmaya çalışıyorsunuz ki?

Bendeniz edebiyat servetinin incilerini klasik hikâyenin ırmağında buldum. Benim hikâyemin damarı klasik tahkiyeden beslendiğine göre semboller 'bildik' bir yatak aslında. Irmağın yeri bellidir; yağmurun akan suyu da yolunu o ırmakla buluşmayı umarak sürdürür ve sonunda oraya dahil olur. Klasik İslam tahkiyesinin kültürel kodlarla anlaşıldığı doğrudur. Yani bu hikâyenin meyvesini devşirebilmek için çekirdeğinin şifresine sahip olacaksınız. Bu anlamda Uykusuz Düşler buna dahil. Kısmen Şem ile Pervane de...

Bu kastetdiğiniz manada bir risk taşıyor. Uykusuz Düşler de böyle bir kaderi yaşadı zaten. Orada yer alan hikâyeler (yazıcısının) ölmeden evvel ölebilme düşleriydi. Yazarının kendine, hayata ve ölüme dair hüsnü zannıydı. Modern yaşam içinde kendine yer bulamayacak cümlelerden mürekkep oldukları bu açıdan doğru. Ama bir ucube de değildi; yani bir edebiyat geleneğine eklemleniyor, bir zincirin halkası olarak bir hikâye süreğini izliyordu. Bu klasik İslam tahkiyesinin bir yerlerde kesintiye uğrayan zinciriydi. Bir yerde söylemiştim, oradaki hikâyeler, Gogol'ün Paltosu'ndan değil, Attar'ın, Simurg'a doğru yol alan altın kuşları arasından çıktılar, diye.

Hikâye yazmaya, yazdıklarıma aidiyetimi ise, Hz. Mevlana'nın beni çok etkileyen söz başı ile açıklamayı severim. Malûm menkıbedir; hazret, mesnevinin ilk beyitlerini sarığının arasından çıkarıp Hüsamettin Çelebi'ye uzatır ve " Senin gönlündeki istek bana aksetti" der. Sonra "Artık sen yazarsan söyleyebilirim" diyerek hikâye içinde hikâye olan mesneviyi dile getirir, Çelebi de yazar. Benim gönlümün isteği de dışarıya yazı olarak yansıyor. Gönlüm "sen yazarsan ben de söylerim" diye sesleniyor, eyvallah deyip yazıyorum. Uzun zaman geçiyor ki gönlümden bir şey yansımıyor, anlıyorum ki ben kurak düştüm, gafletteyim... Böyle yani.

Bir boşluğu doldurmaya gelince... bunun için benimsediğim bir hedef değil, sevdiğim ve dahil olmak istediğim bir yol bu hikâye... Bu hikâye damarını çok önemsiyorum ve kesintiye uğramadan akması gerektiğine de canı gönülden inanıyorum. Bu anlamda bir boşluğu dolduracak işlevi olursa da hikâyemin bu beni onurlandırır.

Uykusuz Düşler'in benim yaşamımda çok hususi bir yeri olacak hep. Kusurlarına, bahtsızlığına rağmen, ne yazarsam yazayım, onu ayıracak ve diğer kitaplarımdan daha çok seveceğim.

• Ya son kitabınız, adından başlayalım isterseniz; Kalp Süvari'leri kimlerdir?

Kalp Süvarileri on altı Allah dostunun menkıbesinden derlenmiş hatıralardan oluşuyor. İmam Gazali, Hz. Yesevi, Hz. Mansur, Hz. İbni Arabi, Mevlana ve Şems hazretleri ve dahası...

Kimisi aşk, kimisi ilim, kimisi irfan yolcusu; ama her biri de insan-ı kâmil. Her biri (Mûtu kalbe en temetû) ölmeden önce ölmenin kahramanı, bu büyük sırrın tanığı. Dolayısı ile Kalp Süvarileri, insanı kâmil'in serüvenlerini hikaye eyliyor.

• Kalp Süvarisi olmak modern insana nasıl aksedebilir? Ölmeden önce ölmenin kahramanı olan ehli irfan, ehli hikmet, modern insanın hikâyesi ile nerede nasıl kesişebilir sizce?

Bu günün insanının serüvenini, dünün insanın serüveninden ayırmak doğru değil. Nefsin davası ile kalbin davası değişmiyor. Bu kavga bitmez. Nefs, aşağı, değersiz, fani olanı temsil ediyor. Kalp ise nur'un, sonsuzluğun, doğrunun sembolü... En düşük nefs olan 'emmare' kalbi emri altına almak davasından vazgeçmez. Emmare'ye karşılık, kalbin temsil ettiği nura uygun yaşamanın önündeki engelleri kaldırmak isteyen hz. insan, emmare'den kurtulmakta kararlıdır. Levm eder emmare'yi; onun zaferlerinden utanır, pişmanlık-sıkıntı duyar. Sıkıntısı, gayreti ona nurani ilhamlar verir. Levvame'den mülhime mertebesine varır. Nurani ilhamlara riayet ettikçe mutmain olur. Tatmin olmuş nefse ulaşır. Bu serüvenin talipleri, nasipleri, hikâyesi değişmez.

Dünün insanı içinde aynı günahlar ve aynı nur söz konusudur bu günün insanı için de. Bütün insanlar halifetullahtır; bu hikmete uygun yaşayanlar ve bu hakikatten gaflette olanlar vardır. Bu hikmete uygun yaşamak isteyenlerin korkusu dinmez, gayreti bitmez. Onlar, Yusuf (as) gibi "Ben nefsimi temize çıkarmam" edebiyle ve sakınarak yaşarlar.

Kalp Süvarileri ise mutmainne'den sonrasına erişmiş velilerdir. Radiyye, Mardiyye, Safiye...

Ama menkıbelerinde meleklerin hikâyeleri değil insan'ı kâmil gerçeği yer alır, unutmamalı. Dünya gerçek yüzüyle vardır o menkıbelerde, insan gerçek halleri ve mertebeleriyle vardır. Kendini bilmek davası, ölmeden evvel uyanmak gayreti vardır. Rabbi bilme inceliği, aşkı vardır. Ölümsüz insan ve ölümsüzlük sırrı vardır. Kalbin sonsuzluğu saklayan haritası, aşkın en yüce ilmi vardır...

Diyeceğim, emmare'den -nasibince- kemalâta yürümek isteyen her insanın, onların elini tutmaya ihtiyacı var. Bu yolculuk özel bir dava değildir; her insanın sorumlu-bağlı olduğu serüvendir. İnsan'ı kâmili temsil eden veliyullahın ise her nefse söyleyecek sözü, bağışlayacak güzelliği, ihsan edecek zenginliği, nuru bulunur. Ta kıyamete kadar gelecek insan nesilleri, kıyamete yaklaştıkça kaybolma riskine daha fazla muhatap olarak, veliyullahın izlerine, menkıbelerinin feyz ve bereketine daha da muhtaçtır. Bu hikâyeler bu kurbiyet ile yazıldı ve bu niyet ile okunmalı...

• Kalp Süvarilerinde yer alan hikâyeler veliyullahın yaşamından birebir alınmış pasajlar mı yoksa işin içine kurgu da girdi mi?

Hemen hemen tümüne yakınının hikâyesi yaşanmış vakıadan, serüvenden alınarak yazıldı. Ama mesela Rabiat'ül Adeviye'nin hikâyesinde yer alan Abde isimli kahraman kurgu ürünü. Hz. Rabia'nın onunla arasında geçen konuşmalar ise farklı zamanlarda farklı kişilerle arasında geçen konuşmalar. Bu manada bir çok hikâye kurgusal destek aldı sayılır. Yani İmam Gazali'nin çöldeki yolculuğu muhayyilemin çizdiği bir kurgudur. Buna benzer zenginleştirmeler, elimdeki malzemeyi hikâyeye dönüştürmek için hayale baş vurma girişimi oldu haliyle. Ancak her hikâyenin özü sayılan ruh, veliyullahın hatırasının kendisi.

• Yazıcı, bu hikâyeler de ne biçimde yer alıyor? Zira yazıcı yazılandan uzak değildir. İrfan ve hikmet ehlini anlatmak, hikâye etmenin hangi hali?

Zor hali... ve cesaret istiyor. Ama zor olduğu kadar gerekli de. Ben bu hikâyeleri -hatıraları- yıllarca sakladım kalbimde, zihnimde. Her hatırayı önce kendime seslendim. Her seferinde gafletli hallerimden utandırdı beni bu hikâyeler. Yayımlamaya cesaret edemedim uzun zaman. Bunları hikâye eylemek ve sunmak için ihlasımı, gayretimi, imanımı yeterli sayamadım. Hz Adem'in "Ya Rabbi nefsime zulmettim, sen beni affet" itirafı benim asıl tespihim iken bu kitabı yayımlamak nasip oldu. "Kişi sevdiği ile beraberdir", "hatırasını yad ettiğiniz kişilerle beraber olursunuz" hadislerinin ümidine bağlandım. Madem hatırama böyle bir eser nasip oldu, bana bir hasenat isabet etti diye de sevindim. Yayımladığım kitapları elime aldığımda, onların, hayır hasenatım olabileceklerini, bana şefaat edebileceklerini düşünmek beni ümitlendiriyor.

Kalp Süvarileri'nin meselâ, hatıralarından derlediğim güzellikler benim aradığım, olmak istediğimdir. Gafletli hallerimden utanarak da olsa dile getirebileceğim nasiplenmek istediğim biricik menbadır. Onlardaki güzellikler bir koku gibi fıtratıma sızsın dilerim. Onlardaki nur, incecik de olsa yağmur olup kalbime değsin isterim.

Maateessüf benim çorak iklimime her hikâyeden inleyen bir ney kalıyor. Ne ki ben, inlemek bahsinden nasiplenmek için ümit varım. İzlerinde gezindiğim o mübarek hatıralar benim yaşamım boyunca dönüp dönüp kendimi görmek için baktığım ayna olacak. Bana çirkinliğimi gösterip utandırabilir, güzelliğimi gösterip gayrete getirebilirler. Ben bir nebze olsun güzelleşeyim, gayrete geleyim için yazdım Kalp Süvarileri'ni. Allah utandırmasın dilerim.

• Amin ve teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

Bu söyleşi, İkindi Yağmuru dergisinin 8. sayısında yayımlanmıştır.
24 Şubat 2008

16 Mart 2007 Cuma

Yazının Tükenmeyen Kaynağı: Tasavvuf

SADIK YALSIZUÇANLAR

Cüneyd-i Bağdadi’ye, ‘Tasavvuf nedir?’ diye sorduklarında, “Allah’ın, seni sende öldürüp, Kendinde ebediyen diri kılmasıdır.” der. Bu, esas itibarıyla dinin özünü oluşturur.

Bütün semavi öğretilerin Batıni yönünde bu ilke yatar. Bir başka bilge, şöyle der: “Tasavvuf, sonradan olanın, öncesiz olanla bitiştirilmesidir.” Sonradan olan için eski sözlüğümüzde, ‘hadis’, (yani ihdas edilmiş, getirilmiş, sonradan kurulmuş olan) kelimesi kullanılır.

Başla sonun bitişmesi de, Batıni öğretilerin meyvelerindendir. Buna da ‘cem’ denir. Bu, bir bakıma, hakikat’in dairesel doğasından da kaynaklanır. Acem şiirinin yıldızlarından Molla Cami, ‘dairevi bir yüz ol’ der. İnsanın İlahi Hakikat’i daha zengin bir perspektifle idrak edebilmesi için ‘dairesel bir bakış açısı’na ulaşması gerekir. Bu, bilgelere göre, çabayla elde edilebilir bir şey değildir gerçi. Çabadan sonra, onunla birlikte ama daha çok ilahi bir bağışla ulaşılabilecek bir yerdir.

Gelenekselci ekolün günümüzdeki değerli temsilcilerinden Hüseyin Nasr’a göre, ‘güzellik iyiliğin, iyilik gerçekliğin iç boyutudur.’ Güzel olan iyidir, iyi olan gerçektir. Bu formülasyon, kutsal ve geleneksel sanatlar için tümüyle geçerlidir. Modern zamanlara gelindiğinde ise, güzelliğin lüks bir kategori, çirkinliğin ise bir form olarak algılandığına tanık oluruz.

Nasr’a göre tasavvuf, ‘dinin Batıni boyutu’dur. Örneğin, “O’ndan başka varlık yoktur” (La mevcude illa hu)’yu, “O’ndan başka ilah yoktur”un içsel boyutu olarak okumak gerekir.

Tasavvufun irfani boyutlarını ve bir marifet ilmi olarak asıl tedvinini Mağribli bilge Muhyiddin İbnü’l-Arabi gerçekleştirir. O’na gelesiye, tasavvuf, bir hal ve daha çok menkıbelere dayalı, dervişlerin yaşam öyküleri çevresinde gelişen bir alan iken, İbn Arabi’yle birlikte sistematik bir niteliğe, derinliğe ve zenginliğe kavuşur. Şeyh-i Ekber (En Büyük Şeyh) olarak da bilinen İbn Arabi, yüzlerce eserinde (ki bazısı kırk cildi bulur), özellikle de Fütuhat-ı Mekkiye ve en çok tartışmalara yol açan Füsusu’l-Hikem’inde, dinin içsel boyutlarını kozmik bir dille ortaya koyar. Aynı zamanda bir şair de olan İbn Arabi’ye göre, sanılanın ve iddia edilenin aksine, “Hakikate, yani dinin özüne nüfuz etmenin yolu, zahirine, bizzat şeraite nüfuz etmekten geçmektedir.” Çünkü şeriat, dinin zahiri boyutu değil, bizatihi kendisidir.

Dünyanın çeşitli üniversite, enstitü, araştırma kurumu ve farklı kültürel/bilimsel/düşünsel çevrelerinde özellikle İbn Arabi’nin dile getirdiği irfanî birikime ilişkin çok sayıda bilimsel ve fikrî çalışma yapılmaktadır. Bu çalışmaların, özellikle en gürbüz damarını, Gelenekselci ekol düşünürleri ve onların öğrencileri, izleyicileri oluşturur. Kitapları Türkçeye de çevrilen Hüseyin Nasr, William Chittick, Michel Chodkowivch, Claude Addas, bunlar arasında sayılabilir.

Türkçede sufî yayınlar
Bizde sufî yayınların, modern dönemdeki seyrine bakıldığında, son yirmi yılın, özellikle son on senenin adeta bir patlamaya tanıklık ettiğini söylemek abartılı olmaz.

Bunda aslan payı, hiç kuşkusuz İnsan Yayınları’na aittir. Öteden beri, tasavvuf irfanına ilişkin gerek temel kaynakları gerekse yorum, şerh ve araştırma kitaplarını İnsan Yayınları bize ulaştırmıştır. Bunun yanı sıra, İz Yayıncılık, kelam, fıkıh, hadis, dinler tarihi gibi alanlarda yürüttüğü yayın etkinliğini, tasavvufi alana da yayarak genişletmiş ve özellikle Ekrem Demirli’nin dilimize kazandırdığı Konevi külliyatıyla ve diğer irfanî eserlerle, bu alanın bir diğer yayın ortamını oluşturmuştur. Yeri gelmişken Demirli’nin giriştiği büyük bir projeden söz etmek gerekir ki, özgün nüshası 34 defterden oluşan (müellif nüshası, İstanbul’da Türk-İslam Eserleri Müzesi’nde bulunan) Fütuhat-ı Mekkiye’nin çevirisidir. İlk cildi Litera Yayıncılık tarafından çıkarılan bu eserin, gönül isterdi ki, müellif nüshasından çevirisi yapılsın. Ama bu bile tek başına değerli bir çaba olarak anılmalıdır.

Yayıncılık yaşı henüz kısa olmasına rağmen, Gelenek Yayıncılık, bilhassa İbn Arabi’ye ilişkin son derece değerli kitapların okura ulaşmasını sağladı. Gelenek Yayınları’nın irfani kitaplığımıza olan katkısı bununla sınırlı kalmadı kuşkusuz.

Geylani Kitaplığı ise sufi geleneğinin en önemli damarlarından biri olan Gavs-ı Azam’la aramızdaki dil engelini ortadan kaldırarak bu alanda ciddi bir işlevi yerine getirmiş oldu.

Tasavvuf irfanına ilişkin yayınların tarihi, bizde -modern zamanlarda-, çeyrek yüzyılı geçmez. Ondan önce, özellikle harf devriminden önce, çok sayıda sûfi kaynak matbu olarak yayınlanıyordu. Fakat bunlar, bir bakıma Osmanlı’nın bakiyesi bir eğilimin tezahürü olarak anılmalıdır. Bizim modernleşme çabamızın temel dinamiğini, gelenekle köktenci biçimde bağların koparılması oluşturduğu için, o muazzam irfanî gelenekle, inisiyatik damarla aramızdaki ilişkinin kopması kaçınılmaz idi.

Oryantalist bakışın açmazları
Cumhuriyet’le birlikte, inisiyatik bağlarımız büyük oranda koptu ve tasavvuf kitaplığı da nisyanın sisinde yitip gitti. Cemil Meriç’in ‘müstağrib’ dediği yeni aydınlar ve bilim adamları arasında, bu irfana ilişkin çalışanlar bulunuyordu ama bunlar, bu geleneğin içinden olmadıkları için sağlıklı okuma yapmaktan uzak idiler. Hilmi Ziya Ülken’in ‘Türk Tefekkür Tarihi’, bu sorunun tipik örnekleri arasındadır. Ciddi okuma sorunlarının yanı sıra, kendi geleneğine dışardan ve oryantalistçe bakan bir kuşağın, 70’lerin sonlarına kadar önümüze yığdığı sorunların aşılması yönündeki ilk ciddi çabalar da bu dönemde başlamış oluyordu. Bu tarihlerden önce, tasavvuf irfanına ilişkin kimi yayınlar olmuştur. Lakin bunlar son derece özensiz, özet ve kökene uzak çeviriler; sıradan hatta yanlış yorumlarla dolu basit çalışmalardır. Bu muazzam birikimle ciddi bir ilişkinin kurulmakta olduğunun ilk işaretleri, 80’lerin başında belirir. Bu süreçte kuşkusuz, bu geleneğin günümüzdeki takipçilerinin payı büyüktür. Cumhuriyet dönemi edebiyat ve düşünce ortamının ayrıksı isimlerinden Necip Fazıl’ın bile tek başına önemli bir katkısından söz edilebilir. Nakşi, Kadiri, Rıfai, Mevlevi vd. damarların izleyicilerinin aynı zamanda bir seçkinler zümresi oluşturduğu biliniyor. Bu zümreden kimi okur-yazarlar ve araştırmacıların çeviri ve telif çabalarını anmamız yerinde olacaktır. Bunlar arasında Tahirü’l-Mevlevi ve öğrencisi Şefik Can özellikle anılmalıdır. Ondan önce belki geleneğin son güçlü temsilcisi Avni Konuk merhumun zikredilmesi zorunludur. O’nun Mesnevi ve Füsus şerhleri dilimize kazandırılmıştır. Özellikle İbn Arabi’den yaptığı çeviriler, çeviri örnekleri arasında ilk sırada yerini alır. (Değerli bilim adamı Mustafa Tahralı, Hazret’in eserlerinin günümüz okuruna sağlıklı biçimde ulaşması için övgüyü hak eden bir çalışma yürütmektedir.)

Risale-i Nur’un katkısı
Bunun dışında, Bediüzzaman Said Nursi’nin, Anadolu’da, Sezai Karakoç’un ifadesiyle, ‘bir İslam kültürü külliyatı olan’ Risale-i Nur ile oluşturduğu ‘yeni bir kültür mayalanması’nın da bu zemine kaynaklık ettiği söylenmelidir. Sûfiliği bir yol olarak tercih etmemesine karşılık, bir kelamcı ve âlim olmaktan çok irfanî nitelikleriyle belirgin ve geleneksel manada bir arif olan Nursi’nin, tasavvuf irfanına ilişkin geleneksel sözlüğü yeniden inşa ettiği herkesin mâlumudur.

80’li yılların ilk yarısından itibaren, tasavvuf irfanına ait yayın çabaları da meyvesini vermeye başlamıştır. O dönemlerde örneğin birkaç kitap yayınlamasına rağmen Yeryüzü Yayınları’nın ilginç bir ateşleyici etkisi olmuştur. O geleneğe mensup Martin Lings’in çağımızın büyük bilgelerinden Şeyh el-Alevi’yi anlatan Yirminci Yüzyılda Bir Veli’si gibi yayınlar, sonraki kuşakların harcında katkı sahibidir. Bu süreçte ortaya çıkan İnsan ve İz gibi yayınevleri, tasavvuf irfanına ilişkin külliyatın dilimize aktarılması konusunda özel bir çaba göstermektedir. Yayınlar bu iki yayıneviyle sınırlı değil kuşkusuz. Dergah, Kitabevi, Kültür Bakanlığı, Hece, Kaknüs, Akçağ, Timaş’ın yenilerde başlattığı ve özellikle İmam-ı Rabbani’nin Mebde ve Mead’ıyla girişilen Rabbani Kitaplığı ile diğer yayınları göz önüne alınırsa titiz, işlevsel bir yol gözeteceği umulan Sufi Kitaplar, Ötüken Neşriyat, Akçiçek Yayınları, İstanbul Marmara ve Ankara İlahiyat fakültelerinin yayınları, Alperen Yayınları, Nur Yayınları, Madve Yayınları, Marifet Yayınevi, Timaş, İrfan Yayınevi adını burada anamadığımız onlarca irili ufaklı yayınevi, inisiyatik geleneğe hizmet yolunda yürümektedir. Sûfi geleneğe sadece ‘İslami’ yayınevleri ilgi duymuyor artık. Kabalcı gibi liberal veya herhangi bir sol yayınevinden de tasavvufi bir kaynak veya araştırma çıkabiliyor.

Tasavvufi yayınlara yayıncı ve okur olarak Türk kamuoyunun ilgisi, hem Türkiye’nin düşünce ve bilim ortamında kaydedilen ‘gelişme’ ve kazanımlarla ilgilidir hem de, belki de bundan öncelikli olarak, tasavvufi damarın tüm olumsuz koşullara rağmen hayatiyetini sürdürmesiyle alakalıdır. Bu süreçte, İlahiyat fakültelerindeki tasavvuf kürsülerinin de payı vardır.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı