erdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2010 Salı

4 Kelime 4 Söz 4 Hastalık




Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelâm öğrendim; tafsilen beyan edilecektir. Burada, yalnız icmalen işaret edilecektir. Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar’dır. Şöyle ki:


Cenab-ı Hakkın mâsivâsına, yani kâinata mânâ-yı harfiyle ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mânâ-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatâdır.

Evet, herşeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakka bakar, diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakka bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakka bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh, nimete bakıldığı zaman Mün’im, san’ata bakıldığı zaman Sâni, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.

Ve keza, nazarla niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder. Evet, niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalb eder. Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa mârifet-i İlâhiyedir.


Birinci kelâm:  Ben kendime mâlik değilim. Ancak mâlikim kâinatın mâlikidir. Fakat kendime mâlik nazarıyla bakıyorum ki, Mâlik-i Hakikînin sıfâtını ve sıfatların bir derece mâhiyetini ve hududunu bileyim. Evet, mevhum, mütenahi hududumla Mâlik-i Hakikînin sıfatlarının bir cihette gayr-ı mütenahi hududunu bildim.

İkinci kelâm:  Ölüm haktır. Evet, bu hayat ve bu beden şu azîm dünyaya direk olacak kabiliyette değildir. Zira onlar demir ve taştan değildir.


Ancak et, kan ve kemik gibi mütehalif şeylerden terekküp etmiş; kısa bir zamanda tevafukları, içtimaları varsa da iftirakları ve dağılmaları her vakit melhuzdur.

Üçüncü kelâm: Rabbim birdir. Evet, herkesin bütün saadetleri, bir Rabb-i Rahîme olan teslimiyete bağlıdır. Aksi takdirde pek çok rablere muhtaç olur. Çünkü insan, câmiiyeti itibarıyla bütün eşyaya ihtiyacı ve alâkası vardır. Ve herşeye karşı, hissederek veya etmeyerek, teessürü, elemleri vardır. Bu ise tam cehennem gibi bir hâlettir. Fakat erbab tevehhüm edilen esbab yed-i kudretine bir perde olan Rabb-i Vâhide teslimiyet, firdevsî bir vaziyettir.


Dördüncü kelâm: ile tâbir edilen benlik, yani kendisine bir vücut, bir kıymet vermektir ki, bu ene, Cenab-ı Hakkın sıfâtını, şuûnatını bilmek için bir santral ve bir vahid-i kıyasîdir.

...

Şu hatime, dört çeşit hastalıkları beyan eder ve tedavi çarelerini gösterir.

Birinci hastalık: "Yeis"tir.
Arkadaş! Amele ve tâate muvaffak olamayan azaptan korkar, ye’se düşer. Böyle bir me’yusun gözüne, dinî meselelere münafi ednâ ve zayıf bir emare, kocaman bir bürhan görünür. Böyle birkaç emareyi elde eder etmez, diğer emarelerin sâikasıyla ilân-ı isyan ederek İslâm dâiresinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder. Binaenaleyh, a’mâle muvaffak olamayanlar, ye’se düşmemek için şu âyete müracaat etsin.



İkinci hastalık: "Ucb"dur.
Arkadaş! Ye’se düşen adam, azaptan kurtulmak için, istinad edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir miktar hasenat ve kemâlâtı var. Hemen o kemâlâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: "Bu kemâlât beni kurtarır, yeter" diye bir derece rahat eder. Halbuki, a’mâle güvenmek ucubdur, insanı dalâlete atar. Çünkü, insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü değildir; onlara güvenemez.


Hem insanın vücudu ve cesedi bile onun değildir. Çünkü kendisinin eser-i san’atı değildir. O vücudu yolda bulmuş, lakîta olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için, yere atılmış da insan almış değildir. Ancak, o vücut, hâvi olduğu garib san’at, acip nakışların şehadetiyle, bir Sâni-i Hakîmin dest-i kudretinden çıkmış kıymettar bir hane olup, insan o hanede emaneten oturur. O vücutta yapılan binlerce tasarrufattan, ancak bir tane insana aittir.

Ve keza, esbab içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sahibi insan iken, ef’âl-i ihtiyariye namıyla kendisine mal zannettiği ef’âlin ekl, şürb gibi en âdi bir fiilin husûlünde, yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana aittir.

Ve keza, insanın elindeki ihtiyar pek dardır. Havâssının en genişi hayal olduğu halde, o hayal akıl ve aklın semerelerini ihata edemez. Bunları, bu kadar büyük iken, nasıl daire-i ihtiyarına idhal edip, onlarla iftihar ediyorsun?"De ki: Ey günahta aşırı giderek nefislerine zulmetmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." Zümer Suresi, 39:53:


Ve keza, şuurî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. O fiiller şuurî oldukları halde, şuurun taallûk etmediğinden sâbit olur ki, o fiillerin fâili bir Sâni-i Zîşuurdur. Ne sen fâilsin ve ne senin esbabın... Binaenaleyh, mâlikiyet dâvâsından vazgeç. Kendini mehasin ve kemâlâta masdar olduğunu zannetme. Ve kat’iyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünkü, sû-i ihtiyarınla, sana verilen kemalâtı bile tağyir ediyorsun. Senin hanen hükmünde bulunan cesedin bile emanettir. Mehasinin hep mevhubedir; seyyiatın meksûbedir. Binaenaleyh,
de.


Üçüncü hastalık: "Gurur"dur.
Evet, gururla, insan maddî ve mânevî kemâlât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izâmın irşadat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama mâruz kalarak, bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki, eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar.

Dördüncü hastalık: "Sû-i zan"dır.
Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler.

8 Mayıs 2009 Cuma

Anne-Babaya Hürmet

Anne-baba, insanın en başta hürmet edeceği kudsî iki varlıktır. Onlara hürmette kusur eden, Hakk'a karşı gelmiş olur. Onları hırpalayan er-geç hırpalanmaya maruz kalır. İnsan daha küçük bir canlı olarak var olmaya başladığı andan itibaren hep anne-babanın omuzlarında ve onlara bir yük olarak gelişir. Bu konuda ne peder ve validenin çocuklarına karşı olan şefkatlerinin derinliğini tayine, ne de çektikleri sıkıntıların sınırını tesbite imkân vardır.


Anne-babanın kadrini bilip, onları Hakk'ın rahmetine ulaşmaya vesile sayanlar, bu dünyada da öte dünyada da en talihlilerdendir. Onların varlıklarını istiskal edip, hayatlarına karşı bıkkınlık gösterenler ise, sürüm sürüm olmaya namzet bir kısım bedbahtlardır.

İnsan anne-babasına karşı hürmeti nisbetinde, Yaratıcısına karşı da hürmetkâr sayılır. Onlara hürmeti olmayanların Allah'a da hürmet ve saygısı yoktur. Günümüzde, ne garip tecellilerdendir ki, sadece Allah'a karşı saygısız olanlar değil, O'nu sevdiğini iddia edenler de anne-babalarına isyandan geri kalmamaktadırlar.

Özellikle anneler, dünyada ukba eksenli varlıklardır. Hilkatteki rol ve istihdamları ile elde ettikleri mükâfatları, çektikleri zorluk ve sıkıntılarıyla gördükleri karşılık arasındaki orantısızlık bu gerçeğin en açık delilidir. Bunun böyle olduğunu anlamak için uzun boylu araştırmaya da gerek yoktur. Onların bir ömür neler ekip neler biçtiklerine, neler çekip neler bulduklarına göz atmak yeterlidir.
İslâm aileye ve onun temel iki direği olan anne-babaya çok önem vermiş, sağlam ailelerden oluşan toplumun sağlıklı olacağını ifade ederek bu konuda birçok önemli prensip vazetmiştir. Allah hakkından sonra anne-baba hakkı zikredildiği gibi, cennet de annelerin ayakları altına serilmiştir.

Cenab-ı Hakk şöyle ferman ediyor: "De ki: "Gelin, Rabb'inizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin."(En'am, 6/151) "Biz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. (Ana karnında) taşınması sütten kesilmesi otuz ay sürdü."(Ahkaf, 46/15) "Bana ve ana babana şükret, dönüş banadır."(Lokman, 31/14)
Bir insanın en yakını anne-babasıdır. Her iyilikte olduğu gibi, dualarımızda da önceliğin onlara verilmesi gerektiğini Kur'ân şu ifadelerle belirtiyor: "Ey Rabbim! Amellerin hesap olunacağı gün, beni, anne-babamı ve mü'minleri bağışla!"(İbrahim, 14/41) Demek ki, önce insanın kendisi, sonra anne-babası geliyor. Zaten bu husus insan olmanın, insanî duygularla bezenmenin bir ifadesidir. Aslında insan olan bir insan en yakın daireden en uzak daireye uzanan çizgide derecelerine göre diğer insanların dertleriyle dertlenir, sevinçlerinden sevinç duyar. Diğer bir nokta da şudur: Nasıl bir insanın anne-babası hakkında yaptığı istiğfar makbul ise, öyle de insanın anne-babasının mazhar olduğu nimetler adına şükrü de geçerlidir. Yani bir insan anne-babasına gerçek anlamda evlatlık yapmadıysa, geride onun yapacağı şey şudur: Dilini onlar hesabına hayırda kullanmak... "Allah'ım! Hamdim, tesbihim, tehlilim, istiğfarım onlara raci olsun."demek bu türdendir. Nitekim Hz. Süleyman, şöyle derken bunu yapanlardan olduğunu göstermiştir: "Rabbim, beni, gerek bana, gerek anne-babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl."(Neml, 27/19)

Bir başka ayette şu ifadeler bulunuyor: "Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi yaşlanırsa, kendilerine "öf!"bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onlara şefkat, tevâzu ile kol kanat ger ve şöyle diyerek dua et "Ya Rabbi! Küçüklüğümde onlar beni nasıl özenle yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!"(İsra, 7/23-24)

Bu ayetleri Üstad Bediüzzaman şöyle tefsir etmektedir:"Ey hanesinde ihtiyar bir vâlide veya pederi veya akrabasından veya iman kardeşlerinden bir amel-mânde veya âciz, alîl bir şahıs bulunan gafil! Şu âyet-i kerimeye dikkat et bak: Nasıl ki bir âyette, beş tabaka ayrı ayrı surette ihtiyar vâlideyne şefkati celbediyor. Evet dünyada en yüksek hakikat, peder ve vâlidelerin evlâdlarına karşı şefkatleridir. Ve en âlî hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil hürmet haklarıdır. Çünki onlar, hayatlarını kemal-i lezzetle evlâdlarının hayatı için feda edip sarf ediyorlar. Öyle ise, insaniyeti sukut etmemiş ve canavara inkılab etmemiş her bir veled; o muhterem, sadık, fedakâr dostlara hâlisane hürmet ve samimane hizmet ve rızalarını tahsil ve kalblerini hoşnud etmektir. Amca ve hala, peder hükmündedir; teyze ve dayı, ana hükmündedir.

İşte o mübarek ihtiyarların vücudlarını istiskal edip ölümlerini arzu etmek, ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır bil, ayıl! Evet hayatını senin hayatına feda edenin zeval-i hayatını arzu etmek, ne kadar çirkin bir zulüm, bir vicdansızlık olduğunu anla!

Ey derd-i maişetle mübtelâ olan insan! Bil ki senin hanendeki bereket direği ve rahmet vesilesi ve musibet dafiası, hanendeki o istiskal ettiğin ihtiyar veya kör akrabandır. Sakın deme: "Maişetim dardır, idare edemiyorum."Çünki onların yüzünden gelen bereket olmasaydı, elbette senin dîk-ı maişetin daha ziyade olacaktı. Bu hakikati benden inan. Bunun çok kat'î delillerini biliyorum, seni de inandırabilirim. Fakat uzun gitmemek için kısa kesiyorum. Şu sözüme kanaat et. Kasem ederim şu hakikat gayet kat'îdir, hattâ nefis ve şeytanım dahi buna karşı teslim olmuşlar. Nefsimin inadını kıran ve şeytanımı susturan bir hakikat, sana kanaat vermeli. Evet kâinatın şehadetiyle, nihayet derecede Rahman, Rahîm ve Latif ve Kerim olan Hâlık-ı Zülcelali Vel'ikram, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını gayet latif bir surette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi; çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyade merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızıklarını dahi, bereket suretinde gönderir. Onların iaşelerini, tama'kâr ve bahil insanlara yükletmez. "Şüphesiz rızık veren sağlam kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır."(Zariyat, 51/58) "Nice canlılar vardır ki, rızıklarını kendileri elde edemezler. Sizlerin de onların da rızkını veren Allah'tır."(Ankebut, 29/60) âyetlerinin ifade ettikleri hakikatı, bütün zîhayatın enva'-ı mahlukları lisan-ı hal ile bağırıp, o hakikat-ı kerimaneyi söylüyorlar. Hattâ değil yalnız ihtiyar akraba, belki insanlara arkadaş verilen ve rızıkları insanların rızıkları içinde gönderilen kedi gibi bazı mahlukların rızıkları dahi, bereket suretinde geliyor. Bunu teyid eden ve kendim gördüğüm bir misal: Benim yakın dostlarım bilirler ki; iki-üç sene evvel her gün yarım ekmek, -o köyün ekmeği küçük idi- muayyen bir tayinim vardı ki, çok defa bana kâfi gelmiyordu. Sonra dört kedi bana misafir geldiler. O aynı tayinim hem bana, hem onlara kâfi geldi. Çok kerre de fazla kalırdı. İşte şu hal o derece tekerrür edip bana kanaat verdi ki, ben kedilerin bereketinden istifade ediyordum. Kat'î bir surette ilân ediyorum: Onlar bana bâr değil; hem onlar benden değil, ben onlardan minnet alırdım.

Ey insan! Madem canavar suretinde bir hayvan, insanların hanesine misafir geldiği vakit berekete medar oluyor; öyle ise mahlukatın en mükerremi olan insan ve insanların en mükemmeli olan ehl-i iman ve ehl-i imanın en ziyade hürmet ve merhamete şâyan aceze, alîl ihtiyareler ve alîl ihtiyarların içinde şefkat ve hizmet ve muhabbete en ziyade lâyık ve müstehak bulunan akrabalar ve akrabaların içinde dahi en hakikî dost ve en sadık muhib olan peder ve vâlide, ihtiyarlık halinde bir hanede bulunsa, ne derece vesile-i bereket ve vasıta-i rahmet ve "Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi, belalar sel gibi üstünüze dökülecekti."sırrıyla, ne derece sebeb-i def'-i musibet olduklarını sen kıyas eyle.

İşte ey insan! Aklını başına al. Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın. "Ceza, yapılan hatanın cinsinden olur."sırrıyla, sen vâlideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hizmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define; onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin. Yoksa onları istiskal etmek, ölümlerini temenni etmek ve onların nazik ve seri-üt teessür kalblerini rencide etmek ile "hem dünyada hem de ahirette zarar ettiler"sırrına mazhar olursun. Eğer rahmet-i Rahman istersen, o Rahman'ın vedialarına ve senin hanendeki emanetlerine rahmet et.

Âhiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zât vardı. Dininde, dünyasında muvaffakıyetli görüyordum. Sırrını bilmezdim. Sonra anladım ki, o muvaffakıyetin sebebi: O zât ise, ihtiyar peder ve vâlidelerinin haklarını anlamış ve o hukuka tam riayet etmiş ve onların yüzünden rahat ve rahmet bulmuş. İnşâallah âhiretini de tamir etmiş. Bahtiyar olmak isteyen ona benzemeli. "Cennet anaların ayakları altındadır."diyen Yüce Nebiye salat ve selâm olsun."

Konuyla ilgili birçok hadis-i şerif de bulunmaktadır. Bir iki tanesini kaydetmekle yetiniyoruz.

Peygamber Efendimiz bir gün: "Yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun!"dedi. "Kime yazıklar olsun"denilince şu cevabı verdi: "Anne- babasının ikisi veya biri yanında yaşlandığı halde cennete giremeyen!""Allah'ın rızası, babanın rızasındadır. Allah'ın memnuniyetsizliği de babanın memnuniyetsizliğindedir.""Baba cennetin orta kapısıdır. Dilersen onu terk et dilersen muhafaza et."

Ölümlerinden sonra anne-babanın kalan haklarını Efendimiz şöyle dile getiriyor: "Onlara dua, günahlarının affı için Allah'tan istiğfar etmek, vasiyetlerini yerine getirmek, onlar vasıtasıyla akraba olanlarla sıla-i rahmi yerine getirmek ve dostlarına ikramda bulunmak."

Kaynak: Hikmet.Net Sitesi

11 Şubat 2009 Çarşamba

İyilik Üzerine Hadisler...


Fasil : BİRR (EBEVEYNE İYİLİK) BÖLÜMÜ
Konu : İyilik Üzerine Müteferrik Hadisler
Ravi : Safvan İbnu Süleym
Hadis : Hz. Peygamber (sav) buyurdu ki: "Dul ve kimsesizler için çalışan, Allah yolunda cihad eden veya gündüzleri oruç tutup geceleri de ibadet eden kimse gibidir"
HadisNo : 184


Fasil : BİRR (EBEVEYNE İYİLİK) BÖLÜMÜ
Konu : İyilik Üzerine Müteferrik Hadisler
Ravi : Amr İbnu`l-As
Hadis : Resulullah (sav) buyurdu ki: "Kırk iyilik vardır. En üstünü sağmal keçi bağışlamaktır. Bu iyiliklerden birini, sevab ümid ederek ve vadedilen mükafatı tasdik ederek yapan kimseyi Allah mutlaka, bu ameli sebebiyle, cennete koyar." Ravilerden biri (Hassan) diyor ki: "Keçi bağışı dışındaki amelleri saydık: Verilen selamı almak, hapşırana yerhamukallah demek, yoldan rahatsızlık veren şeyi temizlemek vs. gibi, fakat on beşe bile ulaşamadık"
HadisNo : 185


Fasil : BİRR (EBEVEYNE İYİLİK) BÖLÜMÜ
Konu : İyilik Üzerine Müteferrik Hadisler
Ravi : Ebu Musa
Hadis : Resulullah (sav) "Her Müslümanın sadaka vermesi gerekir" buyurdu. Kendisine: "Ya bulamayan olursa?" diye soruldu. "Eliyle, çalışır, hem şahsı için harcar hem de tasadduk eder" cevabını verdi. "Ya çalışacak gücü yoksa?" diye soruldu "Bu durumda, sıkışmış bir ihtiyaç sahibine yardım eder" dedi. "Buna da gücü yetmezse?" dendi. "Ma`rufu veya hayrı emreder" dedi. "Bunu da yapmazsa?" diye tekrar sorulunca: "Kendini başkasına kötülük yapmaktan alıkor. Zira bu da bir sadakadır" buyurdu.
HadisNo : 186


Fasil : BİRR (EBEVEYNE İYİLİK) BÖLÜMÜ
Konu : İyilik Üzerine Müteferrik Hadisler
Ravi : Ebu Hüreyre
Hadis : Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Güneşin doğduğu her yeni günde kişiye, her bir mafsalı için bir sadaka vermesi gerekir. İki kişi arasında adalet yapman bir sadakadır. Kişiye hayvanım yüklerken yardım etmen bir sadakadır. Güzel söz sadakadır, namaza gitmek üzere attığın her adım sadakadır. Yoldan rahatsız edici bir şeyi kaldınp atman sadakadır.
HadisNo : 187


Fasil : BİRR (EBEVEYNE İYİLİK) BÖLÜMÜ
Konu : İyilik Üzerine Müteferrik Hadisler
Ravi : Hakim ibnu Hizam
Hadis : "Ey Allah`ın Rasulü", dedim, "cahiliye devrinde yaptığım hayırlar var: Dua, köle azad etme, sadaka vermek gibi, bana bunlardan bir sevab gelecek mi?" "Sen" dedi, "zaten,daha önce yaptığın bu iyiliklerin hayrına Müslüman olmuşsun."
HadisNo : 188


Fasil : BİRR (EBEVEYNE İYİLİK) BÖLÜMÜ
Konu : İyilik Üzerine Müteferrik Hadisler
Ravi : Aişe
Hadis : Dedim ki "Ey Allah`ın Resulü, İbnu Cüd`an cahiliye devrinde sıla-i rahimde bulunur, fakirlere yedirirdi, o bundan fayda görecek mi?" Resulullah (sav) şu cevabı verdi: "(Hayır) iyiliklerin ona bir faydası olmayacaktır. Çünkü o bir gün bile "Ya Rabbi kıyamet günü günahlarımı bağışla" dememiştir."
HadisNo : 189


Fasil : BİRR (EBEVEYNE İYİLİK) BÖLÜMÜ
Konu : İyilik Üzerine Müteferrik Hadisler
Ravi : Ebu Zerr
Hadis : Resulullah (sav) buyurdular ki: "Yapılan hayırdan (ma`ruf) hiçbir şeyi küçük bulup hakir görme, kardeşini güler yüzle karşılaman bile olsa (bunu ehemmiyetsiz görüp ihmal etme)"
HadisNo : 190


Fasil : BİRR (EBEVEYNE İYİLİK) BÖLÜMÜ
Konu : İyilik Üzerine Müteferrik Hadisler
Ravi : Huzeyfe
Hadis : Resulullah (sav) buyurdular ki: "Her bir ma`ruf sadakadır" (Bu hadisi Tirmizi, Hz. Cabir (ra)`den şu ziyade ile rivayet etti: "Kardeşini güler yüzle karşılaman, kendi kovandan kardeşinin kabına su vermen de birer ma`rufdur")
HadisNo : 191


Fasil : BİRR (EBEVEYNE İYİLİK) BÖLÜMÜ
Konu : İyilik Üzerine Müteferrik Hadisler
Ravi : Adiy İbnu Hatim
Hadis : Resulullah (sav) buyurdular ki: "Sizden herkese Rabbi, aralarında bir tercüman olmaksızın, doğrudan doğruya hitab edecektir. Kişi o zaman (ateşe karşı bir kurtuluş yolu bulmak üzere sağına bakar, hayatta iken gönderdiği (hayır) amellerden başka birşey göremez. Soluna bakar, orada da hayatta iken işlediği (kötü) amellerden başka birşey göremez. Ön cihetine bakar, Karşısında (kendini beklemekte olan) ateşi görür, (Ey bu dehşetli güne inanan mü`minler!) yarım hurma ile de olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamazsanız güzel bir sözle koruyun"
HadisNo : 192


Fasil : BİRR (EBEVEYNE İYİLİK) BÖLÜMÜ
Konu : İyilik Üzerine Müteferrik Hadisler
Ravi : Ebu Hüreyre
Hadis : Bilin ki, bir ev halkına, sütünden ve yününden istifade etmeleri için, akşam ve sabah bol süt veren devesini geçici olarak bağışlayan kimsenin ecri cidden büyüktür."
HadisNo : 193


Kaynak: ihya.org

6 Şubat 2009 Cuma

İsraf ile Cimrilik Arasında Bir Orta Yol: İktisat

Dr. Muhsin TOPRAK

İnsan davranışları, benliğin derinliklerine yerleşen, kimisi soyaçekim yoluyla, kimisi de sonradan kazanılmış bir takım nitelikler doğrultusunda tezahür eder. Benliği donatan bu nitelikler dile döküldüğünde, insan hakkında değer yargısı anlamı taşır. Bunlardan bir kısmı olumlu, diğer bir kısmı da olumsuzdur. İnsanın çeşitli davranışlarıyla ilişki kurularak tasnif edildiğinde, bunlar genellikle üçer kavram halinde ifade edilir. Bunlardan ikisi ifrat ve tefriti, üçüncüsü de vasatı belirler. İnsanın ekonomik davranışlarıyla ilgili olarak dile getirilen israf, cimrilik ve iktisat kavramları bunlardan bir grubu oluşturur.

İsraf ve cimrilik rezilet/düşüklük, iktisat da fazilet/erdem sayılan niteliklerdendir. İsraf, dengesiz harcamak, saçıp savurmak, amaçsız veya gayrimeşru bir gaye için harcama yapmak, meşru bir yerde harcanması gerekenden fazlasını harcamak, haddi aşmak anlamlarına gelir. Bu manayı karşılayan diğer bir Kur’ânî tabir de tebzirdir. Dilimizde buna savurganlık denir. Cimrilik ise ihtiyaçları karşılamak için yeterince harcama yapmayıp kaynakları saklamak ve/veya malı hayır yolunda sarf etmekten kaçınmaktır. Kur’an’da yer alan şuh kelimesi birinci anlamı, buhl kelimesi ise, ikinci anlamı karşılar. Harcamalarda israf ile cimrilik arasında orta bir yol tutmak ise iktisat olarak adlandırılır.

Allah’ın (c.c.) Hoşuna Gitmeyen İki Davranış:
İsraf ve Cimrilik
Ekonomik kaynakların dengesizce kullanılması anlamına gelen israf ve cimriliğin her ikisi de Allah’ın hoşuna gitmeyen davranışlardandır. Dünyayı bütün nimetleriyle istifademize sunan Yüce Rabbimiz (c.c.), insanın dünyevi kaynakları dengeli kullanmasını emrettiği gibi, haddi aşıp savurganlık yapmayı ve cimriliği de yasaklamış, hatta hem israf hem de cimrilik edenleri sevmediğini bildirmiştir.

A’raf suresinin 31. ayetinde “Ey Âdemoğulları, her mescide gidişinizde temiz ve güzel elbiselerinizi giyin. Yiyin için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez” buyrulmaktadır. Al-i İmran suresinin 180. ayetinde ise “Allah’ın kendilerine bir lütuf olarak verdiklerine cimrice sarılanlar bunun kendileri için hayır olduğunu sanmasınlar. Kıyamet gününde, sarfında cimrilik ettikleri şeyler onların boyunlarına takılacaktır” denilmek suretiyle mallarını Allah yolunda sarf etmekte cimrilik edenlerin ahiretteki perişan halleri resmedilmektedir. Yine bu anlamda Nisa suresinin 36. ayetinde anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, miskinlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yolcuya, kölelere infak emredilmekte, 37. ayette ise Allah’ın, cimrileri, başkalarına cimriliği emredenleri ve Allah’ın kendilerine bağışladığı nimetleri gizleyenleri sevmediği, kesin ve ağır bir dille vurgulanmaktadır.

İhtiyaçları Gidermede Kullanılacak Kaynak Miktarı
Beşeri ihtiyaçlar iktisatçıların dediği gibi sınırsız değildir. Dolayısıyla ihtiyaçların tatmininde sınırsız kaynak kullanmak da gerekmez. Sınırsız olanlar arzu ve ihtiraslardır. İnsanlar arzu ve ihtiraslarını tatmin için ihtiyaçları karşılayacak şeylerden fazlasını isterler. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu hakikati, “İnsanoğlunun bir vadi dolusu malı olsa ikincisini ister” (Müslim, Zekât, 117 ) hadisiyle anlatmıştır.

İhtiyaçların karşılanması için yeterli seviyede kaynak kullanmak, iktisat; yeterli seviyenin üstüne çıkmak israf; imkânı olduğu halde ihtiyaç tatmininde yeterli seviyenin altında kalmak da cimriliktir. Bu, ibadetler için sarf edilen kaynakların kullanımı bile olsa böyledir. Bunun en güzel örneğini, abdest konusunda Hz. Peygamber’in yaptığı uyarı oluşturur. Bir defasında Hz. Peygamber (s.a.s.) Sa’d’e (r.a.) uğradı. Sa’d bu esnada abdest alıyordu. Resûlullah (s.a.s.), onun suyu aşırı kullandığını görünce “Bu israf da nedir?” diye sordu. Sa’d de, “Abdestte de israf olur mu?” dediğinde, Hz. Peygamber (s.a.s), “Evet, hatta akmakta olan bir nehirde abdest alsan bile” şeklinde cevap verdi.” (İbn Mâce, Tahare, 48) .

Ancak ihtiyaç denilince bundan sadece yeme, içme, giyme gibi şahsi ihtiyaçlar anlaşılmamalıdır. Dinî, millî, içtimaî, ailevî, meslekî temel görevlerin îfası için gerekli olan şeyler de bu ihtiyaç listesinin içine girer. İnsan bazen şahsi ihtiyaçlarını basit, ekonomik değeri düşük maddelerle karşılayabilecek iken, toplumsal kabuller, sosyal statüler gereği daha karmaşık, ekonomik yönden daha değerli maddeler kullanmak zorunda kalır. Bu ve benzeri durumlarda harcanan şeyler israf sayılmaz. Örneğin, insan basit ve ucuz kumaştan bir beze bürünmek suretiyle örtünebilir, bu bez örtünme ihtiyacını karşılayabilir. Ancak toplumsal kabuller, o topluma mensup insanların toplum içindeki yerlerine göre farklı giyinmelerini zorunlu kılar. Bu da fazladan kaynak harcamayı gerektirir ki, bu türden bir harcama israf kapsamında değerlendirilmez. Hatta örfün gerektirdiği şekilde ve sosyal statüye göre ihtiyacı karşılayacak özellikte giyinmemek cimrilik olarak mütalaa edilebilir. Bunun da ötesinde Allah’ın nimetlerini kulların kullanmaları O’nun hoşuna giden bir davranıştır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de bir hadis-i şeriflerinde “İsraf ve gösteriş olmaksızın yiyiniz, giyiniz, tasadduk ediniz. Allah verdiği nimeti kulunun üzerinde görmekten hoşlanır” (Buhari, Libas, 1) buyurarak bu hakikati dile getirir.

Yalnız hem kişisel anlayışlar, hem sosyal statüler, hem de toplumsal kabuller nazar-ı dikkate alındığında, ihtiyaç tatmininde sınırları belirsiz, çok geniş bir alan ortaya çıkarıyor ki, bu da ihtiyaç olmayacak pek çok maddenin ihtiyaç olarak algılanabileceği ya da ihtiyacın giderilmesinde dengesiz harcama olabileceği endişesine yol açıyor. Yeterli seviyenin ne kadar olacağına karar verecek olan akıldır. Akıl, anlayan, kavrayan hüküm veren tarafımız olduğu için, neyin israf, ne kadarının cimrilik olduğuna o hükmeder. Dolayısıyla burada akıl hakem konumundadır. Ancak aklın çok keyfi ve bencilce hüküm verebileceğini göz önünde bulundurursak bunu kayıtlayıcı bir başka unsura daha ihtiyaç vardır ki bu da vicdandır. Bu durumda insana bazen ihtiyaç gibi görünen, fakat toplumsal durumlar göz önüne alındığında insan vicdanını rahatsız eden hususlar olabilir. Dolayısıyla aklın israf olmadığına hükmettiği bir konuda vicdan tereffühe/rahat yaşamaya izin vermez. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadis-i şerifi, vicdanın belirleyiciliğini ortaya koyar.

İnfakta İsraf Olur mu?
İnfak, Allah yolunda veya Allah’ın rızasını kazanmak için mal sarf etmektir. Peki, bunda da israf olur mu? İnsan ne kadar infak ederse israf etmiş olur? Kur’an-ı Kerim’de muhtelif ayetlerde bu konu üzerinde durulmuş ve kişinin, kendisini başkasına muhtaç duruma düşürecek miktarda mal sarf etmesi israf olarak nitelenmiştir. En’âm suresinin 141. ayetinde ekinleri ve meyveleri verenin Allah olduğundan bahisle “hasat gününde onlardan yiyin, fakirin hakkını da verin, israf etmeyin” deniliyor. Burada “israf etmeyin” sözü “vermekte israf etmeyin, yani aşırı gitmeyin” şeklinde tefsir edilmiştir. Bu hususla ilgili şöyle bir olay anlatılır ki, bu olay aynı zamanda ayetin nüzul sebebi olarak gösterilmiştir. Sabit b. Kays (r.a.) hasat zamanında insanları hurma bahçesine girip üründen almaları konusunda serbest bırakmış, fakat bütün meyveler toplandığı için de ailesine hiçbir şey kalmamıştır. Bu yüzden de ayet nazil olarak orta bir yolu tavsiye etmiştir.

İsrâ suresinin 26–27 ve 29. ayetlerinde, “Yakınlarına, yoksula, yolda kalmışa haklarını ver, ama saçıp savurma. Saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridir. Zaten şeytan da Rabbine karşı büyük bir nankörlük sergilemiştir. Ne ellerini bütün bütün boynuna bağlayıp kilitli tut, ne de sonuna kadar aç. Böyle yaparsan kınanan ve eli boş, açıkta kalan biri olup çıkarsın” buyruluyor. Bu ayette de açıkça infakta orta yol emrediliyor.

Furkan suresinin 67. ayetinde ise, infakta israf ve cimrilik etmeme müminlerin niteliği olarak gösteriliyor; ikisi arasında orta bir yol tutulması tavsiye ediliyor. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de “Sadakanın hayırlısı, kişiyi fakir/başkasına muhtaç duruma düşürmeyecek kadar olandır” (Buhârî, Zekât, 18) buyuruyor. Yine bununla ilgili olarak Hz. Peygamber’in (s.a.s.) malın tamamını tasadduk veya vasiyet etmeyi yasakladığı rivayet ediliyor (Buhârî, Vesâyâ, 2) .

İktisat Erdemi
İktisatlı yaşamak birkaç açıdan erdemdir. Birincisi; iktisatlı davranmak, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Zira Allah (c.c.), yaratmada öyle davranıyor ve biz buna uygun olarak kâinatta azami tasarruf prensibinin hâkim olduğunu görüyoruz. İkincisi; iktisat etmek nimetlere karşı bir hürmeti ifade eder, dolayısıyla manevi bir şükür ifadesi olur. İsraf ise bunun tam zıddına nimeti hafife almak anlamına gelir. Üçüncüsü; orta yol, insan hayatının her yönünde onun faydasına olan bir güvenlik şerididir, bu yüzden insanî erdemlerden sayılır. İnsan tavır ve davranışlarında orta bir mertebe tutturdu mu, sırat-ı müstakimi bulmuş ve pek çok tehlikelere karşı kendisini korumuş olur. İktisat da ekonomik kaynakların kullanımında orta yol olduğu için bu da bir erdemdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de “Bir kimsenin hayatında orta yolu tutması onun akıllılığındandır” ; “İktisat eden geçim sıkıntısı çekmez” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/447) (Buhari, Rikak, 18) ve kendisi de öyle yaşamıştır. Bir sahabi diyor ki, “Ben Resulullah’ın arkasında namaz kıldım. Onun namazı da orta, hutbesi de orta uzunluktaydı” (Müslim, Cuma, 41, 42) .

Ayrıca insan onurunun korunması hususunda da bu erdemin katkısı çok büyüktür. Bunu Bediüzzaman hazretleri tarihten bir kıssa ile şöyle anlatır: Bir zaman, cömertliğiyle ünlü Hâtem-i Tâî’ye, “Sen kendinden daha aziz birini tanıyor musun?” diye sormuşlar, o da, “Evet öyle birini tanıyorum, yaşlı bir adam. Misafirlerime hediyelerle birlikte ziyafet verdiğim bir gün, dışarı çıkmıştım, baktım ki yaşlı, fakir bir adam, dikenli çalı ve gevenleri sırtına yüklemiş, götürmeye çalışıyor. Hem de dikenler bedenine batıp kanatıyor. Ona dedim ki, “Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber bir ziyafet veriyor. Sen de oraya git; üç-beş kuruşluk çalı yüküne bedel belki de beş yüz kuruşluk hediye alırsın.” O ihtiyar dedi ki, “Ben, bu dikenli yükü izzetimle çekerim, taşırım. Kimsenin minneti altına girmem.” İşte sahrada rast geldiğim o muktesid ihtiyarı benden daha aziz, daha yüksek, daha civanmerd gördüm.”

İktisatla Cimrilik Arasındaki Fark
İktisatlı davranmak bazen cimrilik olarak algılanmakta ve nitelenmektedir. İktisatlı davranmak cimrilik midir? Tabii ki iktisatla cimrilik farklı şeylerdir. Bediüzzaman Hazretleri bu ikisi arasındaki farkı şeklen birbirine benzeyen tevazu ile zillet, vakar ile kibir arasındaki farklılığı dile getirerek şu şekilde ortaya koyuyor: “İktisad ve hıssetin (cimrilik) çok farkı var. Tevâzu, nasılki ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memduhadır. Ve vakar, nasılki kötü hasletlerden olan tekebbürden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memduhadır. Öyle de: Ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyyeden olan ve belki kâinattaki nizâm-ı hikmet-i İlâhiyenin medârlarından olan iktisad ise, sefillik ve bahillik ve tama’kârlık ve hırsın bir halitası (karışımı) olan hısset ile hiç münasebeti yok. Yalnız, sureten bir benzeyiş var.”

Üstad, iktisat ile cimrilik arasındaki bu farklılığı sahabe hayatından tarihi bir olay anlatarak da ortaya koyuyor: “Sahabenin abâdile-i seb’a-yı meşhuresinden olan Abdullah İbn-i Ömer Hazretleri ki: Halife-i Resûlullâh olan Fâruk-u Âzam Hazret-i Ömer’in (r.a.) en mühim ve büyük mahdumu ve sahabe âlimlerinin içinde en mümtazlarından olan o zat-ı mübârek çarşı içinde, alış-verişte, kırk paralık bir mes’eleden, iktisad için ve ticaretin medârı olan emniyet ve istikameti muhafaza için şiddetli münakaşa etmiş. Bir sahabe ona bakmış. Rûy-i zemînin Halife-i Zîşanı olan Hazret-i Ömer’in mahdûmunun kırk para için münakaşasını âcib bir hısset tevehhüm ederek o imamın arkasına düşüp, ahvâlini anlamak ister. Baktı ki Hazret-i Abdullah hâne-i mübarekine girdi. Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Sonra hanesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Uzaktan bakan o sahabe merak etti. Gitti o fakirlere sordu: “İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı?” Her birisi dedi: “Bana bir altın verdi.” O sahabe dedi: “Fesübhânallah! Çarşı içinde kırk para için böyle münakaşa etsin de, sonra hanesinde ikiyüz kuruşu kimseye sezdirmeden kemâl-i rıza-yı nefisle versin!” diye düşündü, gitti, Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer’i gördü. Dedi: “Ya İmam! Bu müşkilimi hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hanende de şöyle yapmışsın.” Ona cevaben dedi ki: “Çarşıdaki vaziyet iktisaddan ve kemâl-i akıldan ve alış-verişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadâkatin muhafazasından gelmiş bir hâlettir; hısset değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemâlinden gelmiş bir hâlettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır.”İmam-ı Azam, bu sırra işaret olarak, لاَ اِسْرَافَ فِى الْخَيْرِ كَمَا لاَ خَيْرَ فِى اْلاِسْرَافِ demiş. Yâni: “Hayırda ve ihsanda (fakat müstehak olanlara) israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur.” hadisleriyle bu erdemi dile getirmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) sadece ekonomik konularda değil, hayatın her alanında orta bir seviye tutturmayı tavsiye etmiş


Sonuç
İktisatlı yaşamak, vasatı ifade eden bir davranış biçimidir. İktisat, hem nimete karşı bir saygı, hem nimeti verene karşı bir şükür ifadesidir. Aynı zamanda insan onurunu koruyan bir erdemdir. Bu yüzden Allah’ın hoşuna gider. Ekonomik kaynakların kullanımında haddi aşmayı ifade eden israf ve savurganlıkla, kaynakların yeterince kullanılmayıp saklanması anlamına gelen cimrilik, Allah’ın sevmediği davranışlardandır. İnsan ihtiyaçlarını karşılarken kendisi için bir güvenlik şeridi olan orta yolu takip etmelidir. Neyin ihtiyaç olduğuna ve ihtiyaçlarını hangi miktarda bir kaynak kullanımıyla gidereceğine akıl ve vicdanıyla kendisi karar verecektir.


21 Ocak 2009 Çarşamba

Nefis Üzerine

Doç. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
Cumhuriyet Üniv. İlahiyat Fak.


Kendini Bilmek, Allah’ı Bilmek

Ruh ve akıl anlamına da gelen nefis, mânâ zenginliği olan bir kavramdır. İnsanın bedeni, ceset, kan, azamet, görüş, kötü söz, bir şeyin cevheri, hamiyyet, işkence, ukûbet, arzu ve murad, nefsin karşılık geldiği diğer anlamlar dünyasıdır. Nefis, kötülüğü emreden şeklinde algılandığı gibi, Allah tarafından insana üflenen Rahmânî ruh olarak da kabul edilmektedir. (Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ankara 1997, 545)


Nefis: Gönül ve düşünce gücü

Bir başka açıdan nefis, insan varlığının bedenî veya biyolojik ihtiyaçlarının tamamına verilen bir isimdir. İslâm tasavvufunda ise nefis; insanı dünyadaki geçici varlıklara, gösterişe, maddeye ve tutkulara meylettiren, bundan dolayı her daim iradenin kontrolünde olması gerekli olan bir iç eğilimdir. Yine sufîler için nefis, insanın Allah ile birleştiği yer, gönül ve düşünce gücüdür. (Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, II. baskı, Ankara 1997, 498)

Nefis öyle bir alandır ki, kişi onu kendi hâkimiyeti altında tuttuğu sürece iki âlemde de kurtuluşa erecektir. Onu kontrol altına almak da, ancak reddetmek ve başkaldırmakla başlar. Nefsin sınır tanımayan arzu ve ihtirasları yerine getirildiği zaman, insanî kimlik ve erdemler insanlardan uzaklaşır. Ancak ölçülü ve dengeli bir şekilde nefsin muhasebesi ve murakabesi yapıldığı sürece de, erdemler ve faziletler insanda tecessüm eder ve onun özü olur. (el-Muhâsibî, er-Riâye, Çev: Ş. Filiz, H. Küçük, İstanbul 1998, 406)


Nefisle savaşmak

Nefisle mücahede ve mücadele esnasındaki zaafiyetler karşısında iki yol bulunmaktadır: Birincisi, hata ve zarar girdabına sokacak hâllerden uzak olmaktır. Ancak unutulmamalıdır ki, sorumlulukları ifa etmek ve Hâlık’a itaat etmek, bunun dışındadır.

İkincisi ise, yanlış ve günahta ısrarcı olmamaktır. Eğer yapılmaması gereken bir hâl işlenmişse çok beklemeden, -yani nefis mâsiyete bağışıklık kazanmadan- meşrû olmayan arzu ve zevkleri kalpte mekân bulmadan atmak gerekmektedir. (el-Muhâsibî, er-Riâye, 406)

Nefis insana, asabî ve gergin olduğu anlar, yumuşak ve ölçülü olacağını, bunun sonunda cenneti hak edeceğini; cehennem korkusuyla Rabbinin razı olmadığı şekilde kızmaktan seni koruyacağını vaad eder. Ne gariptir ki, aynı nefis ona ihtiyacın olduğu an, seni azabına sebebiyet verecek hâllerle karşı karşıya bırakır. Hatta salih olmayan fiilleri işlemen konusunda sana yardım eder, daha ötesi seni teşvik eder ve zorlar. Aynı zaman da nefis, insana umutsuzluk telkin ederek içinde bulunan durumdan kurtuluşu imkânsız gösterir. Şu hâlde bunu, insana yapandan daha büyük bir düşman ve fâcir var mıdır?! (el-Muhâsibî, er-Riâye, 425)


Nefis: Zarar veren düşmana aracılık yapar

Nefsini bilen Rabbini bilir sözü, İslâm sûfîlerinin çokça başvurdukları, içinde nice hikmetleri barındıran bir ifadedir. Hz. Peygamber’in sözü olduğu hususu ise tartışmalıdır. Bununla birlikte insanın kendisi üzerinde düşünüp tefekkür etmesini bildiren ayetlerin varlığı da bir gerçektir. Bu ilâhî hikmetle yoğrulmuş ayetler, âfâk denilen dışımızdaki dünyayı tefekkür ederek Hakk’a ulaşmanın şifrelerini ve işaretlerini bize bildirdiği gibi; enfüs denilen içimizdeki dünyayı da düşünerek Hakk’a varabilmenin imkân dâhilinde olduğunu bize hatırlatır. Nitekim Abdülbaki Gölpınarlı bu ifadeyi, şu şekilde açıklar: “Nefsini bilen, yani kendisini acz ile noksanlıkla, bilgisizlikle, yoklukla bilen, Rabbini bilir, yani Rabbini kudretiyle, yüceliği ve kemâliyle, bilgisiyle varlığıyla bilir.” (Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, 546)

Nefis ki, tatmin olmayan istek ve ihtirasları uğruna insana zarar veren her düşmana aracılık yapar. Ona muhalefet ettikçe, Allah’a olan taât, samimiyet ve ihlâs katlanır. Sonunda Vedûd (çok çok seven), bütün sevgilerin üstünde sevgi merkezi hâline gelir.

İnsan nefsine dürüst davranmadıkça, Yaratan’a karşı dürüst ve samimi bir ruh hâlini elde edemez. Nefsini bilmedikçe ve bazen onu ölüme sunmadıkça, ölümü düşündürmedikçe onu tanıyamaz. Ölümü tanıyan ve ona sunulan nefis, Allah’a sunulmuş olur. O vakit onun hâllerini, sınırlarını ve kapasitesini muhakeme edebilme imkânı doğar. İyi olduğu zannedilen hususlarda onu tecrübe etmedikçe, ortaya koyduğu zulüm ve kötülüklerde karşısında bulunmadıkça, nefis tanınmaz, bilinmez. Eğer bu yapılırsa kontrol altına alınabilir, murakabe ettikçe de sunîliğini, hile ve oyunlarını tedavi ve rehabilite edebilir. (el-Muhâsibî, er-Riâye, 424-425)


Kendini bilmek: Rahmânî ve şeytanî olanı ayırmaktır

İnsanın kendisini bilmesinin gerektiğini belirtmenin birtakım sebepleri vardır. Zira insan, Rahmânî ile şeytanî olanı birbirinden ayırmayı bilmeyince kendini bilmez. Bir insan kendini bilmeyince, Hakk ve hakikate vâsıl olamaz. Nitekim Rahmânî ile şeytanî olanı birbirinden ayırmasını bilen kimse, kendisini bilmiş ve tanımış olur. Bununla birlikte kişi, ne zaman kendini bilirse aşk galip gelir ve o, kişiyi Hakk’tan yana davet eder. Talihi ne kadar ise, kişi o derece mertebe ve mesafe kateder.

Rahmânî ile şeytanî olanı birbirinden ay(rışt)ıramayan kimse, kendini de bilmez. Dolayısıyla el-Hâdi’nin (dosdoğru yola ulaştıran, hidayet eden) lütuf ve nimetlerine nâil olamaz, katında yer bulamaz. Böylece insan suretinde olduğu hâlde, insanî vasıflardan nasipsiz olur. Endişe ve veballer deryasında boğulur. (Esad Çoşan, Hacı Bektaş Veli Makâlât, Sad: H. Özbay, III. baskı, Ankara 1996, 30)


Nefsini zilletle tanıyan, Rabbini izzetle tanır

Nefsi hakkında câhil olan kimse, başkası hakkında da hiçbir şey bilemez. Zâhir’i (varlığı apaçık olan) tanımakla ve bilmekle yükümlü olan kulun, nefsini de tanıması lazımdır. Böylece, kendisinin fâni, Hakk’ın ise bâkî olduğunu bilir. Burada Kur’an’ın, “Kendini bilmeyenden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir?...” (Bakara, 130) ayetini hatırlamak gerekir. Demek ki, nefsi hakkında cahil olan, başkası hakkında çok daha fazla cahil olur.

Nefsinin fâni ve gelip geçici olduğunun farkında ve şuurunda olan, Rabbinin bâki olduğunu bilir. Nefsini zilletle tanıyan ve bilen, Rabbini izzetle tanır ve bilir. Nefsini ubudiyetle (kullukla) tanıyan, Rabbini rubûbiyetle (Rablikle) tanımış olur. Şu hâlde kendini bilmeyen kimse, var olan tüm varlıkları bilme ve tanıma imkân ve fırsatından yoksun olur (İlim kendini bilmektir). Nihaî maksat ve amaç, insaniyet ve halkın bu konudaki ihtilafları hakkında marifet sahibi olabilmektir.

Muhammed b. Ali Tirmizi, “Nefsin sende mevcut ve bâkî olmakla beraber, Hakk’ı tanımak istiyorsun. Hâlbuki senin nefsin daha kendisini dahi tanımış değildir, başkasını nasıl tanıyacak?”, demiştir. Nefis, var oluş itibariyle kendisinden perdeli ve kapalıdır. Nefis kendisinden kendisi ile perdelenmiş bir hâlde bulununca, Hakk’a nasıl vâsıl olacak ve onu temâşâ edecektir. “Ey kendisinin ne olduğunu bilmekten âciz olan insan, Yaratan’ını nasıl bileceksin. O hâlde nefsini bırak da O’nu öyle tanı.” (Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb Hakikat Bilgisi, Haz: Süleyman Uludağ, II. baskı İstanbul 1996, 310, 312)

Nefsini iyi tanı ki, herhangi bir hayrı istediğin zaman, o seni bunun zıddı eylemde bulunmaya yönlendirmesin. Aksi takdirde bir kötülükle karşılaştığın zaman, nefis, o çirkin fiili işlemeyi sana güzel gösterir. “Yapmadığın bir hayrı, yapmamana sebep de odur; yaptığın kötülüğü yapmana sebep de o...”


İnsana düşen sorumluluk: Nefsini tanımaktır

Düşünen bir varlık olarak insana düşen, nefsini tanımaktır. Çünkü o, ne dünya nimet ve rahatlığından bıkar ne de ahiret gafletinden... Ahiret gafletinden uyandırılmaya çalışılan nefis, sürekli dünyayı hatırlatır; sınırsız ve sonu gelmeyen şehvet ve isteklerle insanı kendisine kul ve köle yapar. İbadet ve kulluk vazifelerinin ifası, azgın ve dizginlenmemiş nefsin engellerine maruz kalır. Dünyanın zevk ve süsleri, nefsin kullandığı en önemli vasıtalardır. Nefis arzulattıklarıyla, insan akıl ve zihnini yönetir ve alt eder. Akıl uyur, ancak terbiye ve tezkiye edilmemiş nefis uyanık ve canlıdır. Aklını uyardığında, o devreye girer, bunu yapmaman için her türlü aracı kullanır. Nefsi öldürmek sana helal olmadığı gibi, ondan ayrılman da mümkün değildir. (el-Muhâsibî, er-Riâye, 428-429)


Nefse karşı zırh kuşanmak

Gafil ve azgın nefis, her hâliyle ve her zaman için düşman konumundadır. Kişi onu iyi tanımalı ve maruz kalacağı tehlike ve hilelere karşı zırhını kuşanmalıdır. Ondan sakınmak ve korunmak, ancak tanımakla gerçekleşir. Bu ise Rabb’e dayanmak, güvenmek ve inanmakla mümkündür. Nefse karşı nefret ve öfke içinde bulunmak gerekirken, diğer taraftan/aynı anda Rabb’e karşı havf (korku) ve reca (umut) içinde bulunulmalıdır. Bunun için Rabbinin nimet, ihsan, lütuf ve emanetlerinin farkında olmak, bunları itiraf ve ikrar içinde bulunmak, her dâim şükür hâlinde olmak gerekir.

Nefsin, Allah’a uzak olduğunu unutmamak gerekir. Rabb, istenmeyen ve meşru olmayan eylemler konusunda uyarır ve emrettikleri hususunda da müjdeler iken, nefis seni kötülükler ve rezâletler girdabında yok etmeyi arzular. Allah ikaz ettikçe, erdemli kul, kötülüklerle arasına kalın duvarlar örer. Yaptığı zaman pişman olur, tövbe eder. Nefis ise, erdem ve fazilet yolunun düşmanıdır.

“Nefsini (bu yönleriyle) tanırsan, Allah’a olan sevgin ve muhabbetin, nefsine olan nefret ve kinin; Allah’a tevekkül ve güvenin, nefsinden ümitsizliğin; Allah’a inancın; nefsine karşı teyakkuz ve korkun artar da yaptığın şeylerle ucba (kibre) kapılmazsın, bunların nefsinden olmadığını kabul edersin.” Nefsin sevdiği fiiller, yapılan iyilikler değil, terk edilen kötülüklerdir. Nefsin arzularına karşı uyarıcı ve yardım edici olan, nefsin kendisi değildir. Uyaran ve yardım eden yalnız Allah’tır. O hâlde Allah’ı da nefsi de iyi tanımak ve bilmek gerekir.

Nefis tanınırsa, ona karşı kişi dürüst davranır, dürüst davranıp onu kandırmadığı zaman, arzularına yönelmez. Böylece Allah’a da dürüst davranmış olur, O’ndan korktuğunu göstermiş, O’na meyletmiş, O’na güvenmiş olur. (el-Muhâsibî, er-Riâye, 429-430)


Nefsin konumunu gözden geçirmek

Ümit var olmaktan ayrılmadan ve umutsuzluğa saplanmadan, nefsin durumunu gözden geçirmek gerekir. İyiliklerin az veya çok olmasını, nefsin hâl ve makamı belirler. Allah’ı hatırlatmayacak diye, nefse karşı sürekli korku ve teyakkuz içinde bulunmak erdemin şartıdır. Yaratan’ın her türlü hayır ve iyiliğe, kesintisiz bir şekilde çok çok karşılık vereceğini unutmamak da faziletin gereğidir.

Hakk’ın hoşlanmadığı fiilleri yapan kimse, O’nun merhamet ve bağışlamasına muhtaçtır. Kim bunu umar ve bunu beklerse Rahîm, onu affedecektir. (el-Muhâsibî, er-Riâye, 430)


Nefisten sakınmak ve onu araştırmak

Şu hâlde nefisten sakınmak ve onu devamlı araştırmak elzemdir. Onunla, zalim, hain ve aldatan, delilinde beliğ ve güzel konuşmasıyla batıl sözü süsleyen düşmanın, seninle yaptığı savaş ve mücadeleye benzer bir savaş ve mücadele sürdür.

Nefisle mücadele ve mücahedede, âdil delillerini ona yönelten insan, deliller nefsin aleyhine oluncaya kadar araştırmalı ve onu suçüstü yakalayıp, Hakk’a tâbi kılmalı, boyun eğdirmelidir. Aksi takdirde insan, nefsin hüküm verici makam ve mevkiine itaat etme gaflet ve aşağılığına maruz kalır.

Nefse karşı, Kitap ve sünnete uygun bir yöntemle savaşmak gereklidir. Ona deliller getirerek ayıplarını, yalan ve çirkinliklerini hatırlatmak bir mesuliyettir. İnsan, nefsini Hakk’ı kabule ve itirafa mecbur bırakırsa, onun mazeret, aldatma ve sahte delillerinin sonu gelir. İtaat etmeyen nefse, Celâl’in (Allah’ın kahrı) azabını hatırlatmak bir zorunluluktur. Bunu akıl gözüyle ve baş gözüyle görmüş gibi kesin bir şekilde görür ve korkusu ayaklanırsa, boyun eğme, pişmanlık ve (bunları bir daha yapmamaya) azmetme hususunda artık kendine malik olamaz. Ulaştığından fazlasını kaybettiğini görünce, Hakk’a boyun eğmekten başka çaresi kalmaz.

İnsan, sürekli nefsini tanıyıp ondan sakınmayı sürdürmelidir ki, vazgeçtiği kötülüklere onu döndürüp ahdini bozan konuma düşürmesin. Bunun için nefse karşı Nâsır’ın (çokça yardım eden) yardımını talep etmek salih kul olmanın gereğidir. Aynı zamanda salih kul, Vekil’e (koruyan, himaye eden, kefil olan) tevekkül etmeli, kendisini nefsiyle baş başa bırakmaması için O’na güvenmeli ve O’na dayanmalıdır.

Nihayetinde erdemli kişi, nefsinden ümit ve beklentilerini sona erdiren insandır. (el-Muhâsibî, er-Riâye, 430-431)


Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Aylık Dergi 2008 Mayıs sayısında yayınlanmıştır.


Kaynak: Diyanet Sitesi

19 Kasım 2008 Çarşamba

Hz. Peygamberin (sav) Ahlaki Vasıfları

Ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler ve İslâm büyüklerinin mübârek sözlerinin ışığında, Yüce Rasûlullah (s.a.s.)'ın ahlâkî vasıflarını özetlemeye çalışalım :


* Rasulullah (s.a.s.) güler yüzlü, tatlı sözlüydü,

* Kimseye fena söylemez, kimsenin sözünü kesmezdi,

* Sert değildi, yumuşak idi,

* Edep ve hayâ âbidesiydi,

* İnsan severdi, Dosttu,

* Çok mütevâzi idi. Vâkurdu.

* Boş ve lüzumsuz konuşmazdı.

* Karşısındakini candan dinlerdi.

* Çocukları çok sever ve okşardı. Bir hadisi şeriflerinde şöyle buyururlar : "Büyüklerimize hürmet etmeyen, küçüklerimize merhamet etmeyen bizden (kâmil ümmetimizden) değildir"[1]

* Fazilet sahiplerine saygı gösterirdi.

* Akrabasını ve komşusunu hatırdan çıkarmaz, onlara ikrâmdâ bulunurdu. Fakat onları kendilerinden üstün, faziletli olanlara tercih etmezdi.

* Cömertti, şefkatliydi,

* Sözünde mutlaka dururdu.

* Dinlemesini, söylemekten fazla severdi,

* Nefsine hâkimdi,

* Beyaz giymeyi tavsiye ederlerdi,

* Namazı noksansız kıldıranların en hafif kıldıranıydı.

* Güleceği zaman mübarek elini, mübarek ağzının üzerine koyardı.

* Kahkaha ile gülmez, fakat daima mütebessim bulunurdu.

* Verilen müjdeler şükrederdi,

* Uyurken mübârek sağ elini, mübârek yanağının altına koyardı.

* Herkesin isteğini mümkün olan ölçüde, yerine getirirdi.

* Eli çok açıktı, cömertliği deryadan farksızdı,

* İlim, hikmet çağlayanı, sabır timsaliydi,

* Atılgandı, tehlikeden korkmazdı, heybetliydi.

* Gelmiş ve gelecek insanların en cesur ve en kahramanı, en kuvvetlisiydi.

* Hanımlarına karşı insanların en yumuşağı ve ikrâmlısıydı. Onlara karşı daima tebessümlüydü,

* Ne yer, ne içerse hizmetçisine de aynısını verirdi, Vefat ederken son anlarında dahi : "Elinizin altındakilere (hizmetçi ve işçilere) iyi davranmamızı, onların haklarını gözetmemizi ve namaza dikkat etmemizi" tavsiye buyurmuştu.[2]

* Sofradan daima doymadan, yarı aç kalkardı.

* Temizliğe son derece ehemmiyet verir ve riâyet ederdi,

* Özel işlerini kendisi yapardı. Döşeği içi hurma lifi dolu deridendi.

* Dünya malına asla rağbet göstermezdi, Bir gün yanında dünyalıktan bahsettiler, Buyurdu ki : "İşitmiyor musunuz? Sâde hayat imandandır"'

* Ekseri yediği arpa ekmeği ve hurmaydı, Allah'ın huzuruna kavuştuğu vakit, evinde az bir arpadan başka yiyecek maddesi bulunmamıştı.[3]

* Kimsenin ayıbını yüzüne vurmazdı,

* Çok adildi.

* Sosyal adaleti ve kardeşlik hukukunu en güzel o uyguladı.

* Çalışmaya, ilim ve irfana, icad ve keşiflere teşvik etmiştir.

* Daima Hakk'ın ve haklının yılmaz savunucusuydu.

* Zulüm ve sömürünün amansız düşmanıydı.

* İnsanların faydası için, kendi rahatını terk ederdi,

* İnsanlara madde ve mevkisine göre değil, takvâ ve ahlâkına göre değer verirdi.

* İlim-irfan âdab-erkân şiârıydı.

* Hayatı iman ve cihad olarak görmüştür,

* Cahil bir toplumu, dünyanın en insâni, en müreffeh devleti haline getirmiştir, O'nun tebliğ ettiği İslam Nizamı'nı hayatlarına gerçek mânasıyla tatbik eden cemiyetler, yine aynı şekilde dünyanın ve insanlığın efendisi olurlar,

* Modern medeniyetin öncüsü ve insanlığın manevi mimarıdır.

* İlk defa insan haklarını tam manâsıyla o açıklamış ve bunu tatbik etmiştir.

Rasulullah (s.a.s.) her yönden örnek alınacak en mükemmel insandır, Her müslümanın O'nu en güzel şekilde öğrenip tanıması; Onun yüce ahlâkını yaşamaya ve yaşatmaya çalışması lazımdır, Çünkü O'nun ahlâkı, Kur'ân ahlâkı idi. Hz. Âişe (r,anha) Validemize, Sahabeler Rasulullah'ın (s.a.s.) ahlâkını sordular. Buyurdu ki : "Siz Kur'ân okumuyor musunuz Allah Rasulü (s.a.s.)'nün ahlakı Kur'an idi"[4]


Şair Nabi şöyle diyor :

"Çalış, ehl-i kemâl ol, uyma her nâdân-ı gümraha,

Baş eğ, el bağla, sonra gel Huzuru Hazreti Şâh'a."

Rasulullah (s.a.s.) Efendimizin çok yapmış olduğu dualarından biri şudur :

“Allah'ım: Fayda vermeyen ilimden, kabul olmayan amelden, müstecâb olmayan duadan sana sığınırım".


Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Ey mü'min, sende şu dört şey bulunursa dünyada kaybettiğin (elde edemediğin) şeylere üzülme: Doğruluk ve sadakat, emanetlere riayet, güzel huy ve yüksek ahlâk, meşru çalışıp helalden kazanmak"[5]


Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi Peygamber Efendimize ve O'nu örnek edinenlerin üzerine olsun.

[1] Et-Tac, C. 5
[2] 500 Hadis,N. Bilmen Sh. 179
[3] Sünen-i İbni Mâce, Bâbu'z-Zühd, C. 10
[4] Sahih-i Müslim, Müsafirin, 139
[5] Terğib ve Terhib, C. 4, Sh: 26



Kaynak: Kuba Cami Sitesi

12 Kasım 2008 Çarşamba

Gösteriş Hastalığı ve Korunma Yolları

Prof. Dr. Mehmet SOYSALDI
Fırat Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi


Dinin esası, Allah’ın varlık ve birliğini, hâkimiyet ve kudretini kabul edip, hareket ve davranışlarını O’nun rızasına uygun şekilde düzenlemeye çalışmaktır. Yani iyi bir insan ve iyi bir kul olmaktır. Gerçek kulluk her işte ihlâs ve samimiyeti gerektirir. O halde ihlâs nedir? Varlığı ile davranışlara değer katan ihlâs; riya, gösteriş ve şirkten kaçınmak demektir. Bir şeyi Allah için, sadece Allah’ın hoşnutluğu için yapmaktır. Bütün ibadet ve davranışlarımızda, başka maksatla değil, sadece ve sadece Allah rızasını ölçü olarak almaktır. Yapılan bütün işlerin başlangıç noktası niyettir. Niyet, bir işte güdülen maksat ve gaye demektir ve ihlâsın göstergesidir. İşte, ihlâsın tersi olan ve yapılan işlerin insanlara gösteriş ve kendini beğendirmek amacıyla yapılması anlamına gelen riya, günümüzde insanlar arasında çok yaygın hâle gelen manevî hastalıklardan biridir. Bu makalede riya üzerinde duracak, riyanın zararları ve ondan korunma yollarını açıklamaya çalışacağız.

1. Riyanın Tanımı
a) Sözlük Anlamı: Riya, iş, söz ve davranışlarda gösterişe yer verme; bir iyiliği veya bir ameli Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle değil, insanların beğenisi için yapmaktır. Böyle bir davranışta bulunan kimseye, riyakâr veya mürâî denir.1

b) Terim Anlamı: Ünlü mutasavvıflardan Haris el-Muhasibî riyayı şöyle tarif etmektedir: “Riya, kulun Allah’a itaat ederken kullara yaranmak istemesidir.”2 Başka bir ifadeyle riya, itaat ederken Allah’tan başkasına gönül vermektir. Öyleyse riya, Allah’a itaat etmiş gözüküyorken, aslında amacı Allah’ın kullarının arzularını, beğenilerini kendinde toplamaya çalışmaktır.3

Gazalî’ye göre riyanın dört derecesi vardır: Birincisi, riyanın en ağır olanıdır. Riya ile yaptığı ibadette hiç sevap niyeti yoktur. İnsanların yanında abdestsiz bile namaz kıldığı halde, yalnız kaldığı zaman hiç kılmayan kimse gibi. Bu namaz sırf insanlara gösteriş içindir, hiçbir hayrı yoktur.

İkincisi, ibadeti gösteriş için yapar. Fakat Allah’ın rızasını da niyet eder. Ancak bu niyet zayıftır. Yalnız kaldığında bu ibadeti yapmayacaktır. Sevaba niyet etmese de gösteriş için bunu yapacaktır.

Üçüncüsü, gösteriş ve sevap tarafları eşit olmaktır. Eğer riyanın yanında bir de sevap veya sevabın yanında bir de riya niyeti olmasa, bu ameli yapmayacaktır. İkisinin eşit olarak bulunmasıyla bu ameli yapmıştır. Kişi, bu amelinden zarar görmese de fayda da görmez.

Dördüncüsü de, ibadeti insanların duymuş olmasından dolayı daha da gayrete gelip takviye etmesi, artırmasıdır. Böyle birisi, kimse duymasa da ibadetini yapacaktır. Dolayısıyla ibadeti sırf riya maksadıyla yapmadığı için yaptığı ibadetten fayda görebilir.4

2. Kur’ân’da Riya Kavramı
İhlâs, ibadet kastıyla söylenen sözlerin, yapılan işlerin sadece Allah rızası için yapılmasıdır ki, ihlâs ile yapılmayan hiçbir ibadet, Allah katında makbul değildir. Dinin ruhu ihlâstır, yani ibadetin yalnız Allah’a yapılmasıdır. Başka bir gaye için yapılan ibadette ihlâs yoktur. İhlâsla yapılmayan her ibadet ise kabul görmeyecektir. İhlâsın karşıtı olan riya, haramdır ve gizli şirk sayılmaktadır.

Yüce Allah, Kehf suresi 110. ayette: “Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa salih amel yapsın ve Rabbine (yaptığı) ibadete hiç kimseyi ortak etmesin.” buyurmaktadır.

Bu ayette geçen, ibadette Allah’a şirk koşmaktan maksat, ibadette ihlâslı ve samimi olmamak, Allah’ın rızası dışında riya, gösteriş ve benzeri menfaat duygularını taşımak demektir.5

Allah Teala, ihlâslı mümin kullarının amellerinden bahsederken onların şöyle dediklerini haber vermektedir: “Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz. Bu yaptıklarımıza karşılık sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz.” (İnsan, 76/9)

Tabiunun önemli müfessirlerinden Mücahid, bu ayeti açıklarken şu noktalara yer vermektedir: Sadık kullar, bu sözü dilleriyle değil, sadece kalpleriyle söylüyorlar. Dolayısıyla Allah Teala, onların bu durumunu, başkalarına örnek olsun diye anlatmaktadır. Kalplerinde, yaratılmışların övgüsünü ve onlardan gelecek herhangi bir karşılık duygusunu çıkarıp attıkları için, Allah onlardan hoşnut olmuştur.6

Riya, Kâfir ve Münafık Vasfıdır.
Riya, Kur’ân’da kâfir ve münafıkların vasfı olarak anlatılmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın.” (Bakara, 2/264)

“Allah’a ve ahiret gününe inanmadıkları halde mallarını, insanlara gösteriş için sarf edenler de (ahiret azabına uğrarlar.) Yakın dostu şeytan olan kişi, ne kötü dost sahibidir.” (Nisa, 4/38)

“Münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, Allah da onların hilelerini ve oyunlarını bozar. Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar, müminlere gösteriş yaparlar. Yoksa aslında Allah’ı pek az hatırlarlar.” (Nisa, 4/142)

Yukarıdaki ayetlerde ifade edildiği üzere, kâfirler ve münafıklar gösteriş düşkünüdürler. Zira onlar, yaptıkları işleri insanlara gösteriş yaparlar. Mesela kâfirler, mallarını gösteriş için harcarlar, münafıklar da namaza, dinin emri olduğu için değil, gösteriş için üşene üşene giderler.7

Yine başka bir ayette Yüce Allah: “Memleketlerinden çalım satarak, halka gösteriş yaparak savaşa çıkan ve Allah yolundan insanları uzaklaştıranlar gibi olmayanlar var ya Allah onların bütün yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Enfal, 8/47) buyurur.

Bu ayette de yurtlarından böbürlenerek, insanlara gösteriş yaparak savaşa çıkan ve insanları Allah yolundan men eden müşrikler örnek verilerek müminler ikaz edilmekte ve onlar gibi yapmamaları istenmektedir. Çünkü Müminler, Allah’a inanan, ona dayanan ve Allah için hareket eden insanlardır. Onlar, Allah için birbirlerini sever ve gösterişten hoşlanmazlar.

Riya, Mâun suresi 4-7. ayetlerde de münafıkların çirkin huylarından biri olarak gösterilmektedir: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır, hayra da mâni olurlar.”

Onlar, Allah’a inanarak samimiyetle değil, sırf gösteriş için namaz kılarlar. Bunun için de onlar kıldıkları namazdan gafildirler. Gafil oldukları için onu kılmış sayılmazlar. Çünkü insanlardan istenen sadece şeklen namaz kılmak değil, gerçek manada namaz kılmaktır. Onlar namazlarını gaflet içinde kıldıklarından dolayı namaz ruhlarında bir tesir göstermez. Ayrıca onlar zekât vermeyi, kardeşlerine yardım etmeyi ve iyilik etmeyi önlerler. Allah’ın kullarına hayrı engellerler. Eğer gerçek manada namaz kılmış olsalardı, Allah’ın kullarına yardım etmeye engel olmazlardı. İşte ibadetin Allah katında makbul olması için, gösterişten uzak, ihlâs ve samimiyetle yapılması gerekir.8

Razî, bu ayetlerin tefsirini yaparken münafık ve riyakâr arasındaki farkı şu şekilde açıklamaktadır: “Münafık, zahiren iman etmiş görünüp, içinde küfrü saklayan kimsedir. Riyakâr ise, kendisini görenler, dindar olduğuna inansınlar diye, kalbinde olmadığı halde, alabildiğine bir huşu gösteren kimsedir. Münafık, kimsenin olmadığı, görmediği yer ve zamanda namaz kılmayan; riyakâr ise, en güzel namazı insanların yanında kılan kimsedir.”9

3. Hadislerde Riya Kavramı
Birçok hadis-i şerifte, riyanın çirkinliği ve riya yapanların kazandıkları kötü sonuçlar açıklanmaktadır. Efendimiz (s.a.s.)’den rivayet edilen bir hadise göre, bir adam Allah Elçisine: “Ey Allah’ın Elçisi kurtuluşumuz neye bağlıdır?” diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a.s.): “Allah’ın emrettiği şeyleri, insanlar istiyor diye yapmaktan sakınmandır.” cevabını verdi. O kimse bu defa: “Amellerde kurtuluşa nasıl erilir?” diye sordu. Hz. Peygamber, o kişiye, riyayı terk etmesi gerektiğini bildirdi.10

Yapılan amellerin, Allah katında kabul görüp o ameli yapan kişiye sevap verilmesi için ihlâsla yapılması gerekir. Aksi halde geçici dünya hayatını ve süsünü amaçlayarak amel eden kimsenin amelinin boşa gideceği, hadiste şöyle haber verilmektedir: “Kulun amelini ilâhî huzura sundukları zaman Allah, meleklere şöyle karşılık verecektir: “İşte bu kulum ameliyle beni kastetmemiştir. Benim rızamı gözetmedi. Onu cehenneme atın.”11

Abdullah b. Amr b. As, Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Kim amelinde riya/gösteriş yaparsa, Allah da o kişiye ona göre muamelede bulunur.”12

Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir hadis ise şöyledir: “Allah yolunda öldürülen, malını tasadduk eden ve Allah’ın Kitabını okuyan kimselerden her birine Allah Teala, kıyamet gününde şöyle diyecektir: “Birinciye, ‘Yalan söyledin, aslında filânca bilgindir’ denilmesini istemiştin.’ İkinciye ise: ‘Hayır tam tersine filânca korkusuzdur” denilmesini amaçlamıştın.’ Üçüncüye de, ‘falancanın eli boldur denilmesini murat etmiştin’ denilecektir.” Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şu açıklamayı yapmıştır: “İşte bu üçü de ateşe girecektir.”13

Bu hadislerden açıkça anlaşıldığına göre, insan her ne amel yaparsa yapsın Allah rızası için yapmalıdır. Allah rızası olmadan, sadece riya/gösteriş için yapılan hiçbir amel Allah katında kabul edilmez ve kişinin o amellerinden sevap alması da mümkün değildir. Demek ki, riya, amellerin boşa çıkmasına sebep olmaktadır. Allah Resulü (s.a.s.): “Hardal tanesi kadar riya bulaşmış hiçbir amel kabul edilmeyecektir.”14 buyurur.

Hz. Ömer, Muaz b. Cebel’i ağlarken gördüğünde ona, “niçin ağlıyorsun?” diye sordu. O da, Hz. Peygamber’in kabrini göstererek, “şu kabrin sahibinden duyduğum söz” beni ağlatmaktadır. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.): “Riyanın en azı bile şirktir.” buyurmuştur.15

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), riyayı küçük şirk olarak değerlendirmekte ve “Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir.” diyerek, ümmetini riyadan şiddetle sakındırmaktadır.

Ashab-ı Kiram dediler ki: “Ya Resûlallah, küçük şirk nedir?” Resûlullah (s.a.s.):
- “Riyadır. Yani başkalarına gösteriş için ibadet yapmaktır. Allah Teala, kıyamet günü herkesin amelinin karşılığını verirken, insanlara gösteriş için ibadet yapanlara şöyle der: “Dünyada kendileri için gösteriş yaptığınız kimselere gidin. Bakın bakalım onların yanında size verecekleri bir şey bulabiliyor musunuz?”16

Şeddad b. Evs, Efendimiz (s.a.s.)’in “Ümmetim hakkında iki şeyden korkuyorum: Şirk ve gizli şehvet.17” uyarısı üzerine:
- “Ey Allah’ın Resulü! Senden sonra ümmetin Allah’a ortak mı koşacak?” demiş, Efendimiz (s.a.s.) de:
- “Evet, ama onlar Güneş’e, Ay’a, taşa ve puta tapmayacaklar. Fakat amelleri ile gösteriş yapacaklar.” buyurmuştur.18

Allah Resulü (s.a.s.), Müslümanlar için en çok korktuğu şeyin küçük şirk olan riya olduğunu belirterek riyayı, İslâm ümmeti için çok korkunç bir tehlike olarak nitelendirmektedir. Hadislerde riya, bazen şirk, bazen küçük şirk ve bazen de gizli şirk olarak nitelendirilmekte, amelde Allah’a başka bir şeyi veya kimseyi ortak etmek anlamına geldiği ifade edilmektedir. Ayrıca hadislerde yapılan iyiliklerin duyurularak gösterişe vesile kılınmasının da Allah katında kötü ve çirkin bir davranış olduğu belirtilir. Gösteriş olsun diye hafızlık yapmak, ne âlim adam desinler diye ilim elde etmek, insanlar cömert desinler diye sadaka vermek, ne yiğit adam desinler diye savaşmak daima yerilmektedir. Amellerini gösteriş için yapanların cehennem ateşiyle cezalandırılacakları ifade edilir.19

4. Riyanın Sebepleri
İnsanları riyakârlığa yönelten hususların bilinmesi ve bunlardan kaçınılması çok önemlidir. İnsanı riyaya sevk eden çeşitli sebepler vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz: 1. İman zayıflığı, 2. Övülme isteği, 3. Dünyada yerilme ve kötülenme korkusu, 4. İnsanların elindekilere karşı hırsla dolu olması.20

1) İman Zayıflığı: Her şeyden önce imandaki zayıflık riya sebebidir. Her ümidine ulaştıracak, her korktuğundan emin kılacak tek varlığın Allah olduğunu gönlüne yerleştirmeyen, maddî sebeplere ve insanlara gereğinden fazla değer veren, Allah’ı unutup onun dışındaki varlıklardan bir şeyler bekleyen zayıf imanlı kişiler, riyaya düşmeye mahkûmdurlar.21 Gerçek iman sahipleri ise, tüm davranışlarını Allah’ın en yüce kudret sahibi olduğu duygusuyla yalnız onun rızası için yapacaklarından dolayı, insanların değerlendirmelerine fazla önem vermezler. Çünkü onlar şunu çok iyi bilirler ki, eğer Allah Teala, bir hayrın kendisine dokunmasını takdir etmişse dünyadaki bütün insanlar karşı çıksalar, buna engel olamazlar. Eğer Allah Teala, bir kötülüğün ona isabet etmesini takdir etmişse bütün insanlar bunu kaldırmaya çalışsalar yine de başarılı olamazlar.

2) Övülme Arzusu: İnsan fıtratı gereğince daima övülmeyi, methedilmeyi ve yüceltilmeyi sever. Kötülenmekten hoşlanmaz, kötülenmemek, insanların beğenisini kazanmak için riya/gösterişe girer. Allah için yaptığı ibadetlere bile insanların övgüsünü kazanmak için riya karıştırır. Hâlbuki insanlar, onu övmekle ne hayat süresini uzatabilir, ne rızkını çoğaltabilir, ne ağzının tadını ziyadeleştirebilir, ne herhangi bir belayı başından savabilir ve ne de Allah’ın takdir etmiş olduğu kötü bir şeyi ondan uzaklaştırabilirler.22

Riyakâr kişi, insanlara kendini beğendirerek ya maddî bir menfaat ya makam mevki veya şöhret elde etmek ister. Aslında bunlar hayat gayesi yapılmaya değer şeyler değildir. Arınmış ruhlar, böyle geçici dünyalıklar peşinde koşmazlar.

Müminin kendisini çevresindeki insanlara sevdirebilmek için riyakâr bir tavra ihtiyacı yoktur. Çünkü kişiyi diğer insanlara sevdirecek olan Allah’tır. Hayatının her anında ihlâsla Allah’ın rızasını kazanmaya çalışan bir mümini, tüm inananlar doğal olarak kalben sevip desteklerler. Güzel ahlâklı, samimi, dürüst, ihlâslı ve içi dışı bir olan insanı sevmek müminlerin fıtratında vardır. Allah’ın rızası beraberinde kişiye müminlerin rızasını da kazandırır. Ama, sadece insanların rızası için yapılan bir işte Allah’ın rızasından yana hiçbir kazanç sağlanamaz.23

3) Yerilmekten Korkmak: Yerilme korkusu, kulun insanların kendisini kötülediğini doğruluğuna güvenmediğini ve iyi yaptığı işlerde bile ona kötü zan beslediklerinin farkına varması, bunu bilmesidir. Toplumda yerilen bir kimsenin sözüne güvenilmez, şehadeti geri çevrilir. Kimse onunla oturup kalkmak ve onunla sohbet etmek istemez. Böyle bir insanın selamına karşılık verilmez, talepleri geri çevrilir. Kendisine güvenilip hiçbir şey emanet edilmez. Adeta toplumdan dışlanır. Bunun için bazı insanlar, insanların kendisini yermelerinden korktuğu için söz ve fiillerinde gösterişe riyakârlığa yönelir. İnsanlara olduğundan farklı görünerek onların sevgisini çekip yergilerinden kurtulmak ister.

4) İnsanların Ellerindekine Göz Dikmek, Hırs ve Tamahkârlık Göstermek: Kuşkusuz kişi, kendisi için takdir edilmeyen hiçbir şeyi elde edemez. Eğer herhangi bir şeye kavuşmuşsa, kavuştuğu bu şey, her şeye rağmen, kendisi için takdir edilenin dışında değildir. Eğer Rabbine ihlâsla ibadet etseydi, ulaşacağı şeye mutlaka ve mutlaka ulaşırdı. Dolayısıyla insanların ellerindekine göz dikmenin hiçbir faydası yoktur. Kişi Allah’ın kendisi için takdir ettiğine razı olmalı ve haline şükretmelidir. Eğer kul, Allah’ın kendisine verdiği nimetlere şükrederse Allah, o kimseye nimetlerini artırır. Kur’ân’da Allah bu hususu şöyle ifade etmektedir: “…Eğer şükrederseniz, elbette size nimetimi artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7)


5. Riyaya Kapalı Davranışlar
Riya konusunu açıklarken burada riya ile karıştırılmaması gereken hususlara da işaret etmekte yarar bulunmaktadır. Bazı amel ve ibadetler vardır ki onlara riya, gösteriş girmez. Nitekim bazı İslâm âlimleri, farzlarda ve dinin alameti sayılan (şeâir) türünden amellerin açıktan yapılmasının riya olmayacağını belirtmişlerdir.24

Farz olan ibadetlere riya girmez. Çünkü bu ibadetleri bütün kulların yapmaları gerekir. Dolayısıyla her Müslüman için yapılması farz olan namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerin açıktan eda edilmesi efdaldir.

İslâmiyet alameti sayılan ya da “şeâir” dediğimiz dini tutum ve davranışlarda da riya bulunamayacağından dolayı açıktan yapılabilir. Çünkü “şeâir” İslâm toplumunun bütününü ilgilendiren bir ibadet şeklidir. Dolayısı ile bu şekilde “şeâir”den sayılan dinî davranışlara da riya girmemekte, hatta bu ibadet nafile nevinden bile olsa şahsi farzlardan daha üstün hale gelmektedir.25

Bediüzzaman Said Nursî, bu husustaki fikirlerini “Kastamonu Lahikası” adlı eserinde tafsilatlı bir şekilde şöyle açıklamaktadır: “Farz ve vaciplerde ve şeâir-i İslâmiyede ve sünnet-i seniyenin ittibâında ve haramların terkinde riya giremez; bu türlü ibadetlerin açıktan yapılması, riya olamaz. Meğer, gayet zaaf-ı imanla beraber, fıtraten riyakâr ola. (İnsanın imanının zayıf olmasından dolayı bu amelleri riya için yapması hariç) Belki, şeâir-i İslâmiyeye temas eden ibadetlerin açıktan yapılması, gizli yapılmasından çok daha sevaplı olduğunu, Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazalî (r.a) gibi âlimler açıklamışlardır. Diğer nafilelerin gizli yapılması çok sevaplı olduğu halde, şeâire temas eden, özellikle böyle bidatlerin yaygın hale geldiği zamanlarda, sünnete ittiba etmenin ne kadar önemli olduğunu gösteren ve böyle büyük (kebâir) haramların terkinde takvalı davranmak, değil riya, belki gizlenmesinden pek çok derece daha sevaplı ve halistir.”26

Ancak burada şunu da özellikle belirtmemiz gerekir ki, farzları ve şeâiri açıktan yapanlar kalplerine çok dikkat etmelidirler. Allah rızası için insanlara mesaj vermek, tebliğde bulunmak, insanlara örnek olmak ve güzel amellere teşvik etmek dışında en ufak bir duygunun kalplerine girmemesine özen göstermelidirler. Mesela insanları teşvik için sadaka, namaz, oruç, cihad, hac gibi ibadetleri eda eden kişi başkalarına örnek olabileceği durumlarda açıkça bu ibadetleri yapabilir. Kuşkusuz riya/gösteriş tehlikesi olduğu için de sürekli kalbini murakabe etmelidir.27 Aksi takdirde bu tür ibadetlere de farkında olmadan riya girebilir.

6. Riyanın Zararları
Riya/gösteriş inanan bir insanda bulunmaması gereken kötü bir huydur. Riya, ihlâsla kesinlikle bağdaşmaz. Kişi riya ile yaptığı hiçbir amelin ve ibadetin sevabına kavuşamaz. İbadetlerine riya karıştıran bir insan, ahirette sevaptan yoksun kalır. Yaptığı ameller sadece dünyada kalır. Dünyada iken ameli onu kurtarsa da ahirette boşa gider.28

1. Riya, ateşin odunu yediği gibi sevaplarımızı yiyip bitirir. Kişinin bu dünyada yaptığı amellerin Allah katında makbul olabilmesi için amellerini ihlâsla yapması gerekir. İhlâs ile yapılmayan hiçbir ibadet makbul değildir. Dinin ruhu ihlâs, yani ibadetin yalnız Allah’a yapılmasıdır. İhlâsla yapılmayan her ibadet reddedilir. Zira Yüce Allah: “Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa salih amel yapsın ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf, 69/110) buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz de bir kutsi hadiste: Allah’ın “Kim benim için yaptığı bir işe benden başkasını ortak yaparsa onu şirkiyle baş başa bırakırım. Ben, ortaklıktan uzağım, ortaklıktan beriyim.”29 buyurduğunu ifade etmektedir.

Yine bir başka hadislerinde Hz. Peygamber (s.a.s.): “Sizin için en korktuğum şey, küçük şirktir.” buyurmuştur. Bunun üzerine Ashap sordu: Ey Allah’ın Resulü! Küçük şirk nedir? Hz. Peygamber: “Riya/gösteriştir. Kullar amellerinin karşılığında ceza ve mükâfatlandırılacakları gün gösterişçilere: Dünyada kime gösteriş yaptınızsa onlara gidin, yanlarında bir karşılık bulabilecek misiniz bir bakın?” denilecektir.30

Demek ki riya/gösteriş insanın amellerini, ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi yok etmekte ve o kişiyi sevapsız bırakmaktadır. Ahirette amellerimizin sevabını istiyorsak, riya/gösterişten uzak, sadece Allah rızasını gözeterek amel yapmalıyız.

Nitekim Bediüzzaman Said Nursi: “Amelinizde Allah rızası olmalı. Eğer O, razıysa bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O, kabul etse bütün halk reddetse tesiri yok. O, razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti lazım gelirse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.”31 sözleriyle insanların hoşnutluğundan arınıp sadece Allah’ın rızasını kazanmaya yönelmenin önemini belirtmektedir.

Yine Bediüzzaman Said Nursi, yapılan amellerde ihlâsın önemini açıklarken şöyle demektedir: “… Rıza-yı İlahî kâfidir. Eğer O yâr ise, herşey yârdır. Eğer o yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş paraya değmez. İnsanların takdiri, istihsanı (beğenisi, hoş karşılaması), eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli iptal eder. Eğer tercih ettirici bir sebepse, o ameldeki ihlâsı kırar. Eğer o ameli yapmaya teşvik edici ise saflığını izale eder. Eğer sırf alâmet-i makbuliyet olarak, istemeyerek Cenab-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesiri namına kabul etmek güzeldir ki, ‘Beni gelecek nesiller içinde yâd-ı cemil eyle’ (Şuara, 26/84) buna işarettir.”32 “Ey nefis eğer takva ve amel-i salih ile Halikını razı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur, o kâfidir. Eğer halk da Allah’ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse iyidir. Şayet onların ki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünkü onlar da senin gibi aciz kullardır. Maahaza ikinci şıkkı takip etmekte şirk-i hafi olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet bir maslahat için sultana “müracat eden adam sultanı” razı etmiş ise, o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Mamafih yine sultanın izni lazımdır. İzni de rızasına bağlıdır.”33

2. Riya, insanın Allah’ın gazabına ve lanetine uğramasına sebep olur. İnsanın Allah’ın dışında herhangi bir başka varlığın rızasını düşünerek hareket etmesi Kur’ân’da ‘şirk’ ya da ‘Allah’a ortak koşmak’ olarak ifade edilmiştir. Yukarıda zikrettiğimiz hadislerde de görüldüğü gibi riya/gösteriş şirktir. Şirk ise Allah’ın asla affetmediği en büyük günahtır.34 Kim amellerini Allah’tan başkasının beğenisini ve rızasını gözeterek yaparsa, bu davranışıyla Allah’ın gazabına ve lanetine uğrar.

İnsanın bu konuda nefsinin telkinlerine karşı da son derece uyanık olması ve nefsini kendini kandırmadan dürüstçe değerlendirmesi gerekmektedir. Çünkü nefsin en büyük arzularından biri de Kur’ân ahlâkına zıt olarak, insanların hoşnutluğunu, beğenisini ve takdirini kazanabilmektir. Nitekim çoğu insan yaptığı pek çok işi kendi istek ve tercihleri doğrultusunda değil de, sırf çevrelerinden takdir toplayabilmek ve bu takdir ile de toplumda bir yer edinebilmek için yapar. Dolayısıyla da bu insanların hayatlarını yönlendiren ana mantık ‘insanların hoşnutluğunu kazanabilme arzuları’ olur.

İhlâsı kazanmak isteyen bir müminin, cahiliye toplumlarında hayatın en temel dayanağı olan “insanlar ne der” mantığından tamamen kurtulması gerekir. Çünkü insanların hoşnutluğuna dair endişeler yaşandığı sürece insanın katıksız bir ihlâs anlayışından bahsedebilmesi mümkün değildir.

İşte insanın ihlâsı kazanabilmek için her zaman için niyetini halis tutması ve katıksızca Allah’ın rızasına yönelmesi gerekmektedir. Allah dilemediği sürece rızası kazanılmış olan insanların kişiye bir faydası olmaz, ama Allah’ın rızasını, desteğini, sevgisini ve hoşnutluğunu kazanan bir insan, tüm bu insanların kendisine sağlayacağı desteği zaten kazanmış demektir. İhlâsla hareket ettiği için Allah zaten ona dünyada da ahirette de en güzel hayatı yaşatacak, ona hiçbir insanın sağlayamayacağı desteği sağlayacak, hiçbir insanınkiyle kıyaslanamayacak bir dostluğu nasip edecektir.

7. Riyadan Kurtulma Yolları
Riya/gösterişten kurtulmak çok zordur. Ancak bir Müslüman olarak bu zoru başarmak mecburiyetindeyiz. Bunun için her şeyden önce Allah Teala’ya dua edip yardımını talep etmeliyiz. Bu hastalıktan kurtulmak için çok ciddi gayret göstermeliyiz. Şunu iyi bilmeliyiz ki, riyanın tek ilacı ihlâstır. İhlâs ise, söylenen her sözde ve yapılan her işte Allah Teala’nın rızasını talep etmektir. Yaptığı her işte Allah Teala’nın rızasını talep eden böylece kalbini ihlâsla dolduran bir mümin, kulların rızasını almak için amellerini yok ederek riyakârlığa duçar olur mu? Böyle bir cinayete cüret edebilir mi?

O halde riyadan kurtulmak için, ihlâsı kazanmak, muhafaza etmek ve ihlâsa engel olabilecek manilerden kurtulmaya çalışmak gerekir. Nitekim Bediüzzaman Said Nursi, “Lem’ alar” adlı eserinde ihlâsı kazanıp muhafaza ederek ve manileri defetmek için birtakım düsturlara sarılıp yapışmayı ve hayatımızda uygulamamızı tavsiye etmektedir. Bu düsturları şöyle özetleyebiliriz:

1. Amelimizde rıza-yı ilahî olmalı, yani yapılan ameller sırf Allah rızası gözetilerek yapılmalı,
2. Kur’ân’a hizmet eden din kardeşlerimizi tenkit etmemeli ve onların üstünde faziletfüruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemeli,
3. Bütün kuvvetimizi ihlâsta ve hakta bilmeli,
4. Din kardeşlerimizin meziyetlerini şahıslarımızda, faziletlerini kendimizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmeliyiz.35

İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en etkili bir sebebi de, “Rabıta-i Mevt”tir. Evet, ihlâsı zedeleyen ve insanı riyaya ve dünyaya sevkeden, tul-i emel olduğu gibi; riyadan nefret ettiren ve ihlâsı kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani, ölümü düşünüp, dünyanın fani olduğunu mülahaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır.36

Riyanın asıl çözümü ve riyadan korunma yolu ise, nefsi arındırmaktır. Zira nefis arınmadığı sürece, yalnız da olsa kişi, amelini nefsi için yapmak gibi bir hale düşebilir ki, bunda hem riya ve hem de şirke girme ihtimali vardır.

Son devir Osmanlı Ahlâkçılarından Ahmet Rıfat’a göre, riyayı yok etmenin çaresi şudur: “Riyakâr, riyanın amelleri boşa çıkardığını, Allah’ın kahrını üzerine çektiğini, bundan umulan dünyevî faydaların ilk anda iyi olsa da, sonunda acıya dönüşeceğini düşünerek nefsiyle mücadele etmesidir. Bu mücadele neticesinde insan, çaresi zor olan bu hastalıktan kurtulabilir.”37

Eğer insan, riya belasından kurtulamazsa sonunda daha da tehlikeli olan “nifak” hastalığına yakalanır.38 Bununla ilgili olarak yine Ahmet Rıfat: “Riyanın ifratı halinde meşru olmayan maddî ve manevî menfaatler gözetilmeye başlanır, sonunda münafıklık ortaya çıkar.” demektedir.39

Netice olarak diyebiliriz ki, riya, insanın kalp, ruh ve düşünce dünyasının kirlenmesine sebep olan, Allah’ın asla sevmediği ve razı olmadığı kötü ve çirkin bir davranıştır. İnsanın bu dünyada yaptığı güzel amellerden ahirette de istifade edebilmesi için amellerini ihlâs ve samimiyetle yapması gerekir. Aksi takdirde, başkalarına riya için yapılan amelden sevap beklemek doğru değildir. Çünkü riya, insanın amellerini, ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi yakıp bitirir ve o kimseyi sevaptan mahrum bırakır.



DİPNOTLAR
1. Tahanevî, Muhammed Ali b. Ali, Keşşafü Istılahatı’l-Fünûn, Kahraman Yay., İstanbul 1984, I, 607; Şâmil İslâm Ans., “Riya” mad., İstanbul 2000, VII, 50; Ece, Hüseyin K. İslâmın Temel Kavramları, Beyan Yay., İstanbul 2000, s. 541.
2. el-Muhasibî, Haris, er-Riâye, (çev. Şahin Filiz, Hülya Küçük), İnsan Yay., İstanbul 1998, s. 294.
3. el-Muhasibî, a.g.e., s. 295.
4. Gazalî, İhya, III, 654.
5. el-Beydâvî, Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Te’vîl, Mısır 1955, II, 14.
6. Taberî, İbn Cerir, Camiu’l-Beyan an Te’vili Âyi’l-Kur’ân, Daru’l-Fikr, Beyrut 1995, XIV, 262.
7. er-Razî, Fahruddin, Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l-Gayb), Akçağ Yay., Ankara 1995, VIII, 378.
8. Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’ân, (trc. Komisyon), İstanbul 1992, XVI, 392.
9. er-Razî, a.g.e., XXIII, 446; ez-Zuhaylî, Vehbe, et-Tefsiru’l-Münir, Daru’l-Fikri’l-Muasır, Beyrut 1991, XXX, 426.
10. Buharî, Meğazi, 77; Müslim, Vasiyet, 5; Ebu Davud, Vesaya, 2; Tirmizî, Vesaya, 2; Nesai, Vesaya, 3.
11. İbn Mübarek, Zühd, 67; İbn Ebi’d-Dünya, İhlâs.
12. Buharî, Rikak, 36, Ahkâm, 9; Müslim, Zühd, 47, 48; Tirmizî, Nikâh, 11, Zühd, 48; İbn Mace, Zühd, 21; Darimî, Rikak, 35; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., III, 140, 270, IV, 313, V, 45.
13. Müslim, İmare, 43; İbn Mübarek, Zühd, 160.
14. Müslim, İman, 148, 149; Ebu Davud, Libas, 26; Tirmizî, Birr, 61; İbn Mace, Mukaddime, 9, Fiten, 27, Zühd, 16; Darimî, Mukaddime, 7; Ahmed b.Hanbel, a.g.e., I, 451, II, 164, 215, IV, 151.
15. Tirmizî, Nüzur, 9; İbn Mace, Fiten, 16.
16. Tirmizî, Nüzur, 9; İbn Mace, Fiten, 9; Malik b.Enes, Muvatta, Büyu, 34; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., IV, 124.
17. Yaptığı ibadeti şehvetinden dolayı terk etmektir.
18. Ahmed b. Hanbel, a.g.e., IV, 24, 126.
19. Okumuş, Ejder, Gösterişçi Dindarlık, Pınar Yay., İstanbul 2002, s. 73.
20. el-Muhasibî, a.g.e., s. 298; Gazalî, İhya, III, 669-670; Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1994, s. 141.
21. Komisyon, İslâmî Kavramlar, Sema Yazar Gençlik Vakfı Yay., Ankara 1997, s.606.
22. el-Muhasibî, a.g.e., s. 303.
23. el-Muhasibî, a.g.e., s. 304; Komisyon, İslâmî Kavramlar, s. 606.
24. Bediüzzaman, Said Nursi, Lem'alar, Ankara 1957, s. 6; Komisyon, İslâmî Kavramlar, s.607.
25. Bediüzzaman, Lem'alar, s. 47.
26. Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası, s. 141.
27. Okumuş, a.g.e., s. 74.
28. el-Muhasibî, a.g.e., s. 302.
29. Müslim, Zühd, 46; İbn Mâce, Zühd, 21; Ahmed b.Hanbel, a.g.e., II, 301, 435.
30. Ahmed b.Hanbel, a.g.e., V, 428.
31. Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı, 20. Lema, s. 662-663.
32. Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı, 21. Lema, s. 668.
33. Bediüzzaman, Risale-i Nur Kulliyatı, Barla Lâhikası, s. 78.
34. Nisa, 4/48, 116.
35. Bkz., Bediüzzaman, Lem'alar, s. 149-151.
36. Daha geniş bilgi için bkz., Bediüzzaman, Lem'alar, s. 151-155.
37. Bkz., A. Rıfat, a.g.e., s.161; Erdem, a.g.e., s. 164-165.
38. Draz, Muhammed Abdullah, Dusturu’l-Ahlâk fi’l-Kur’ân, Müessesetü’r-Risale, Beyrut 1996, s. 562.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı